1- Seyfi Dadaruhi - Figuranlık Günleri
2- İhsan Uzun - İstanbul'un Dehlizleri
3- Hayri İrdal - Osman Hamdi'nin Ziyaret Saati
4- Yakup Cansever - Kurbağa Gözlemcisi
5- Galip Salik - Rüya Küpürleri Müzesi
6- Roderick Usher - Madeline ve Edgar'ın Düğünü
7- Robinson Crusoe - Daniel'in İftiraları
8- Esther Greenwood - Victoria Lucas'ın Fırını
9- Gregor Samsa - Newton ve Toplumsal Adaletsizlik
10- Tobias Mindernikel - Thomas'ın Cinayeti
Temin edemediğin olursa haber verirsin.
Edebî etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebî etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Ocak 2020
09 Ocak 2020
Som Bahar İçin Adım Bohçaları
Bu öyküm, Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi'nin #126. Ocak sayısında yayımlanmıştır.
Geri dönerken ikimiz de gölgemizin isteksizliğine şahidiz. Sayısız kum saatinin nadide görkemlerle akıttığı zamanın şefkatli kumsalındayız ve her adımımızda yeni gezegenler görür gibiyiz. Geri döndüğümüz yön de kötü değil; gölgemizin isteksizliğini ikna etmeye çalışarak iki yandan koluna giriyoruz. Çok da üzgün sayılmaz ama bizimle olmasa bile burasıyla vedalaşmanın burukluğu ile hafif hafif dalgalanarak yürüyor. Biz de onun adımlarına uyum sağlamaya çalışıyoruz. Nezaketimiz adımlarımıza yansıyor, zamanın değirmeniyle oluşmuş kumsalda ayak izlerimiz de kendimiz kadar hafif, üzerine gelen yumuşak dalgalarla uçuşan virgül gölgeli kelebekler halinde arkamızdan başka yolculuklara çıkıyor. Neredeyse her bir adımda durup, gerideki kelebeklerin her birinin uçup ulaştığı yerlere ayrı ayrı ziyarete gitmeye zaman ayırmak istiyoruz. Kelebek ziyareti kısa olur. Üçümüz de biliyoruz ki şimdilik hâlâ yeşil yapraklar. Fakat dingin, sarı bir evrenin bigbang çekirdeğinin içinden geliyor tıkırtılar.
Güneş, serinliğin belleğine doğru eğilirken, yakında tohumlar evlerine, sıcak odalarına çekilecekler. Onların loş evlerinin pencerelerinden eski filizlerini izlemelerine eşlik etmeyi umduğumuzu dile getiriyoruz konuşmadan. Gölgemiz biraz teselli oluyor bundan. Güneş eğildikçe, onun boynu gün doğusuna doğru uzanıyor, biz kuzeye ilerliyoruz. Yürünecek en güzel kıyılar, dünyanın güneşi denizlere battığı yerlerde değil midir? Ateşi sulara…
Bakışlarımıza henüz yansımamış milyonlarca düşünce gözlerimizin ardında sıraya girdiğinden, tüm zamanlarımızı sarmalar gibi tutuyorum elinden. Bir şarkının içinden geçer gibiyiz, adımlarımızdan notalar aksederken. Gideceğimiz yer de çok uzak sayılmaz giderek uzaklaştığımız bu sahilden. Orada da içinde nefes alış verişlerimizden doğan evrenlerin genişlediği küçük bir evimiz var. Orada da bizden kalma izlerin minderlere yaslandığı hatıralarımız var. Bir daire; sobalı değil, kaloriferli ama olsun. Klasik manzara tablolarındaki bacası dumanlı düş evleri gibi görünmez ama yine de şiirlere layıktır. Kafiyelidir duvarları, koltukları dingin, kapısı kavuşmalara aşinadır. İçe dönük cumbasında İzzet bakışlı kedimiz uyumaktadır. Penceresinden bu gökyüzünü izlediğimiz, uzaklara dalan bakışlarımıza bizimle eşlik eden bir daire, bizimle birlikte yaşayan, bizimle coşan, bizimle durağan, hüznü derinden, neşesi kendinden, devranımızla uçan bir daire! Üflesen durmaz…
Şimdi, özgül ağırlığını yitirdiğinden, çevremizde sadece sezgiler halinde salınan kelimelerimizi okuya okuya yürüyoruz. Gelen rüzgârlara yaprak dökmeye namzet bir ağaç gölgesine büyüyor gölgemiz, yaklaşan hikâyelere ışık tutan bol rüzgar güllü bir deniz feneri gibiyiz. Helezon merdivenlerinde birikirken resimlerimiz, bu dünyanın bu kıyısına veda edecek değiliz, etmiyoruz da… O yüzden üzülme! Şimdi gidiyor olsak da, daha sonra uçan dairemizin penceresinden bakarken okumaya bıraktığımız bu liriğin işte tam da şu an içindeyiz. Böylece ayak izlerimizle tüm mısralarının altını çizeceğiz.
28 Ocak 2019
Geriye dönük kitap önerilerim
Gregor Samsa - Elma Çarpması
Tobias Mindernikel - Köpeğimin Hatıra Defteri
Jonathan Livingstone - Martı Katliamı
Rodion Romanoviç Raskolnikov - Serzenişler Mahkemesi
Robinson Crusoe - Daniel Defoe'e Mektuplar
Esther Greenwood - Bir Şiirin Özeti
Kaspar Hauser - Kayıp Çocuğun Karanlığı
Zebercet - Doğum Günü Resepsiyonu
Alaaddin Toptaş - Bulunamayan Hasan
Tobias Mindernikel - Köpeğimin Hatıra Defteri
Jonathan Livingstone - Martı Katliamı
Rodion Romanoviç Raskolnikov - Serzenişler Mahkemesi
Robinson Crusoe - Daniel Defoe'e Mektuplar
Esther Greenwood - Bir Şiirin Özeti
Kaspar Hauser - Kayıp Çocuğun Karanlığı
Zebercet - Doğum Günü Resepsiyonu
Alaaddin Toptaş - Bulunamayan Hasan
25 Aralık 2017
Platonik Değil, Doğrudan Platon!
Tartışmadan konuşmak,
şüphelenmeden tartışmak,
iftira atmadan şüphelenmek.
şüphelenmeden tartışmak,
iftira atmadan şüphelenmek.
03 Ekim 2017
Kötücül Gelenek
Değerli şairimiz ve kıymetli ağabeyim Adnan Metin'in kendi seslendirmesi ile birlikte müzikal çalışmasını yaptığımız "Kötücül Gelenek" isimli şiir-müzik çalışması, Serdiven müzik listesinde yerini aldı.
Teşekkürlerimle...
KÖTÜCÜL GELENEK
Soğuk savaş dönemiydi bilmez miyim
Eşitleniyordu mumlar bir gece
Üç kez gargara yapıp
Üç kez morfin iğnesi vurulduğum bir gece
Şurda burda varoşlarda evlerimiz
Nişan evlilik gibi geçici şeylerin
Bilgisinden söz edildiği
Frizbilerin uçuştuğu istesek de istemesek de
Enine ya da boyuna bir ayak fetişistinin
Logoları kendindendi
Karo oğlanıyla bir saatin dink donku
Plastik bir örtüsü saydam
Dört çift örtüsü
Evlilik giysileri içinde
Kimine göre zekice
Kimine göre bel oturmamış
(Galiba önden arkaya doğru
Taranmıştı saçları)
Dudakları çok büyük çok muntazam
Gördünüz mü üst dudağında bitmişti bıyığı
Makam ve ordu komutanlığı isteyen bu beriki
Sırıtıyordu Amerikanvari
(Sanırım ilk çağ tarihi profesörüydü dinlediği)
Sorun etmemişti kusurlu dişlerini
Boynuna yakın gömlek yakasında
Hışma gelip sual etmemişti terleyişini
(Hayal kırıklığıydı bu)
Oysa iyi şanslar dilendi
Berrak sular dilendi uzak Asya'da
Hangi fende istersek usta kabilinden
Bize düşmezdi söz sırası
(Düzenli ya da düzensiz tarih algısındandı bu)
Güvenildi Fransızcama prömiyer jet bandında
Kaç bandana taktığıma
Zorunluydu iniş yapmam bir inme işaretiyle
Kadın hosteslere özgüydü hafifçe eğilmem
(Ki bu çok önemsizdi)
Bilgim dışında değildi otuz üç ipini
Kolanını çekivermem
Üç ismimden ikincisiydi tercih sebebim
Geçen yıl yerel bir radyoda açıkladıydım
Yön tayin etmezdim zinhâr
Köçeğe yanak yana kâkül düşürmezdim
Neye yarardı ön sezim
Mısırlıların duvar resimlerinde bir renk ayırdına mı
Utarit gibi daha ne kadar iki yüzlü olacaktım
Aklım karışıktı zira kış gelmişti gelmesine
Akşamlar sabahın mukabilindeydi
Akşamları harklar kazılırdı hem
Tek kol ray üzerinde gitmezdi şemendiferler
Sessiz boş devinimsiz önü arkası
Kimbilir donardı beton menfezler
Bir köprü yoktu orda henüz
On beş vaşak yavrusu yavrulanmamıştı
Özensizdi bir köpeğin ön bacağı şimdiden
Yönü daha olağan üvez ağacı gibi
Bir burçta yirmi yedi gün
Ömrü uzamıştı kırlangıcın ne diye
Kıldım onu bir göğe bir at bölüğüne
Üç aylık kiracıbaşılığımda
Sürgit değişmezdi bir uçak gibi yönü
İki büyük savaş arasında
Kılıç mı sıyrıldı ne bir kararları oldu
Büyük kadehler kalktı ve indi
Gecenin nısfına yahud evahirine
Poem and Vocal: Adnan Metin
Music: Serdiven
2017
Teşekkürlerimle...
KÖTÜCÜL GELENEK
Soğuk savaş dönemiydi bilmez miyim
Eşitleniyordu mumlar bir gece
Üç kez gargara yapıp
Üç kez morfin iğnesi vurulduğum bir gece
Şurda burda varoşlarda evlerimiz
Nişan evlilik gibi geçici şeylerin
Bilgisinden söz edildiği
Frizbilerin uçuştuğu istesek de istemesek de
Enine ya da boyuna bir ayak fetişistinin
Logoları kendindendi
Karo oğlanıyla bir saatin dink donku
Plastik bir örtüsü saydam
Dört çift örtüsü
Evlilik giysileri içinde
Kimine göre zekice
Kimine göre bel oturmamış
(Galiba önden arkaya doğru
Taranmıştı saçları)
Dudakları çok büyük çok muntazam
Gördünüz mü üst dudağında bitmişti bıyığı
Makam ve ordu komutanlığı isteyen bu beriki
Sırıtıyordu Amerikanvari
(Sanırım ilk çağ tarihi profesörüydü dinlediği)
Sorun etmemişti kusurlu dişlerini
Boynuna yakın gömlek yakasında
Hışma gelip sual etmemişti terleyişini
(Hayal kırıklığıydı bu)
Oysa iyi şanslar dilendi
Berrak sular dilendi uzak Asya'da
Hangi fende istersek usta kabilinden
Bize düşmezdi söz sırası
(Düzenli ya da düzensiz tarih algısındandı bu)
Güvenildi Fransızcama prömiyer jet bandında
Kaç bandana taktığıma
Zorunluydu iniş yapmam bir inme işaretiyle
Kadın hosteslere özgüydü hafifçe eğilmem
(Ki bu çok önemsizdi)
Bilgim dışında değildi otuz üç ipini
Kolanını çekivermem
Üç ismimden ikincisiydi tercih sebebim
Geçen yıl yerel bir radyoda açıkladıydım
Yön tayin etmezdim zinhâr
Köçeğe yanak yana kâkül düşürmezdim
Neye yarardı ön sezim
Mısırlıların duvar resimlerinde bir renk ayırdına mı
Utarit gibi daha ne kadar iki yüzlü olacaktım
Aklım karışıktı zira kış gelmişti gelmesine
Akşamlar sabahın mukabilindeydi
Akşamları harklar kazılırdı hem
Tek kol ray üzerinde gitmezdi şemendiferler
Sessiz boş devinimsiz önü arkası
Kimbilir donardı beton menfezler
Bir köprü yoktu orda henüz
On beş vaşak yavrusu yavrulanmamıştı
Özensizdi bir köpeğin ön bacağı şimdiden
Yönü daha olağan üvez ağacı gibi
Bir burçta yirmi yedi gün
Ömrü uzamıştı kırlangıcın ne diye
Kıldım onu bir göğe bir at bölüğüne
Üç aylık kiracıbaşılığımda
Sürgit değişmezdi bir uçak gibi yönü
İki büyük savaş arasında
Kılıç mı sıyrıldı ne bir kararları oldu
Büyük kadehler kalktı ve indi
Gecenin nısfına yahud evahirine
Poem and Vocal: Adnan Metin
Music: Serdiven
2017
14 Eylül 2017
Adnan Metin ve bana seslenen şiiri...
İki ayrı edebiyat dergisinde düzenli olarak şiirleri yayınlanan, Türk edebiyatına kazandırdığı bir kitabı olan (Öteki Ses) ve halihazırda yeni kitabının üzerinde çalışan, ülkemizin değerli şairi ve sevgili ağabeyim Adnan Metin Bey'in şahsıma adadığı enfes şiiri "Kötücül Gelenek" "Sözcükler Dergisi"nin yeni sayısında (69. sayı) yayınlandı.
Çocukluk yıllarımdan bu yana kendisinin manzumlarında zihnim bir yol işçisi gibiyken, böylesi bir armağanla beni çok mutlu etmiştir.
Teşekkür yavan, el sallıyorum dizelerinin kıyısından...Selam olsun Adnan Metin'e ve sevdiklerine...
Teşekkür yavan, el sallıyorum dizelerinin kıyısından...Selam olsun Adnan Metin'e ve sevdiklerine...
31 Ağustos 2016
Yıllar sonra Adnan Metin'le... tanışmak!
Bir kitabından ve kütüphanelerdeki sisli izinden başka bir şey bulamamıştım şair Adnan Metin beyefendiye dair. Çok aradım, bilen bilir, sonunda; 20 yıl sonra buldum; yeni şiirlerini mi? Evet, Hayır!; ta kendisini! Hikayesini meraklısına anlatırım bir gün...
SİYAH BİR GÜNEŞİ BELİRLEDİM
Siyah bir güneşi belirledim
İbrişimdendi kolları ama parlamamış
Herkes atını sürecekti önünden, sürmedi
Bilgim vardı tiz sesli fütüvvet şeyhinin ağır aksak yürüyüşünden
Bilgim vardı ayak bileğinden su altında
Kaba taşçı keskisi elinde kara yağız bir genç
Lağımcı varyozu elinde
Hangi çağım vardı benim
Kısa süreli ve az kirliydi suyu
Testere ağzı gibi dişler gıcır gıcır
Çok gülünç!
Hiç görmedim lombozları açık
Yerden yükselmemiş atları kişnememiş
Nişan alınmış bir taşı dikilmesine yakın
Koşulsuz tutun bir ipi, kandili şimdiden
(Marş marş yol verin paraşüt açma ipime!)
Kimi seçmiş bir camı güneş tutulmasına yakın
Kimi bir yer solucanını fırıl fırıl
Mat sünek bir çelikten parlayınca
On iki saatim on iki kez
Hakimdim bir suya, sisin bölümlerine
İyi günlerim iyi gecelerimden uzundu
Salkımsöğüdüm, tek hörgüçlü devem,erkek arım
Bir ağacın iğ biçiminde rüzgârı
Gece olmadan demirler büküldü
Siyah ve eşit aralıklı
Vaktim yoktu üç ayaklı bir sacın önünde
Renk körüydüm yaşça büyük olmamdan
Ateş yakmam gecikmişti
Bir kâhin ne bilsindi yağmur yağınca zıplaya oynaya
İnsan daha büyüyemez son sözünü söylemeden
(Buzul sonrası çağ mümkün)
Al zamanımı, yollarımı, delikli kafeslerimi, zamanı gelince al
Sende bir boy çörekotu büyüyecekse ki büyür sıralı ve uzun
(İzin verin ona)
Yarın ki sürsün onda ispinozların ötüşü
İğdelerin dört iklimi dört dalında
Su taslarının ki tek kulpludur parça pörçük
Kapı çalınmasından a iki gözüm
Çağ değiştiğinden, dişli planyalar
Güneşlerin daha büyük olmamasından
İlk haykıran istim üstündedir.
Adnan Metin
SİYAH BİR GÜNEŞİ BELİRLEDİM
Siyah bir güneşi belirledim
İbrişimdendi kolları ama parlamamış
Herkes atını sürecekti önünden, sürmedi
Bilgim vardı tiz sesli fütüvvet şeyhinin ağır aksak yürüyüşünden
Bilgim vardı ayak bileğinden su altında
Kaba taşçı keskisi elinde kara yağız bir genç
Lağımcı varyozu elinde
Hangi çağım vardı benim
Kısa süreli ve az kirliydi suyu
Testere ağzı gibi dişler gıcır gıcır
Çok gülünç!
Hiç görmedim lombozları açık
Yerden yükselmemiş atları kişnememiş
Nişan alınmış bir taşı dikilmesine yakın
Koşulsuz tutun bir ipi, kandili şimdiden
(Marş marş yol verin paraşüt açma ipime!)
Kimi seçmiş bir camı güneş tutulmasına yakın
Kimi bir yer solucanını fırıl fırıl
Mat sünek bir çelikten parlayınca
On iki saatim on iki kez
Hakimdim bir suya, sisin bölümlerine
İyi günlerim iyi gecelerimden uzundu
Salkımsöğüdüm, tek hörgüçlü devem,erkek arım
Bir ağacın iğ biçiminde rüzgârı
Gece olmadan demirler büküldü
Siyah ve eşit aralıklı
Vaktim yoktu üç ayaklı bir sacın önünde
Renk körüydüm yaşça büyük olmamdan
Ateş yakmam gecikmişti
Bir kâhin ne bilsindi yağmur yağınca zıplaya oynaya
İnsan daha büyüyemez son sözünü söylemeden
(Buzul sonrası çağ mümkün)
Al zamanımı, yollarımı, delikli kafeslerimi, zamanı gelince al
Sende bir boy çörekotu büyüyecekse ki büyür sıralı ve uzun
(İzin verin ona)
Yarın ki sürsün onda ispinozların ötüşü
İğdelerin dört iklimi dört dalında
Su taslarının ki tek kulpludur parça pörçük
Kapı çalınmasından a iki gözüm
Çağ değiştiğinden, dişli planyalar
Güneşlerin daha büyük olmamasından
İlk haykıran istim üstündedir.
Adnan Metin
01 Aralık 2015
04 Kasım 2015
Kemik
Sokak röportajı yapan televizyon spikerleri olur ya; önlerine gelen rasgele seçtikleri insanlara bir takım sorular sorarak video çekim yaparlar ve sonrasında bu çekimlerini çalıştıkları yerel ya da genel televizyon kanallarında, sokağın nabzı, sokak ne diyor, sokağın sesi gibi kıytırık isimli programlarda yayınlarlar. Tabi bunu yayınlamadan önce yaptıkları çekimleri kesip, biçerek, derleyip toplayarak yani kısacası teknik terim babında; "montajlayarak" hazır hale getirirler.
Bu sokak röportajlarına dahil olan çoğu insan, röportaj sonrasında girdiği bu video kaydını ya da programı unutur gider. Bazıları ise televizyon kanalını öğrenir de programın ne zaman yayınlanacağını sorup soruşturur ve yayınlanacağı günü, hani o aslında istemeyerek hatta nefretle oruç tutup da ramazanın bitmesini iple çeken ve gün gün saat saat sayan birtakım insanların sabırsızlığıyla takip eder.
İşte bu sokak röportajlarından biri bana denk gelmişti ve o röportaj, çekim ve yayınlanacak olan televizyon kanalı
20 Ekim 2015
Kemikname
İçine düştüğü hatta belki de hep içinde olduğu melankoliyle yaşarken, herkes onu gülen yüzü ile biliyor ve belki de içten içe niteliyor, yargılıyordu. O aslında yaşadığı nice hüzünlü duyguları ifade edebilmenin, dışa vurmanın yollarını da aramıyordu pek; toplum içinde iletişim kurmak zorunda olduğu anlarda, dilsiz olduğu için işaret dilini tercih ediyordu. Normal insanların kendilerinde olan et, kan ve sinir sistemleri ile edindikleri mimiklere sahip olmadığından ötürü, neredeyse tüm sistemini ustaca, kıvrak hareketlerle kullanarak kendi kendine geliştirmiş olduğu kendine özgü vücut diliyle iletişim kurabiliyordu.
Ama bunu yaparken hafif kireçlenme yaşadığı dirsek ve boynundan sonu gelmez tıkırtılar yükseliyordu. Yani azimle geliştirdiği bu vücut deli kendine özgü bir ses dili de oluyordu bir bakıma.Şehrin kalabalığı içinde bu pek sorun olmasa da ayda bir ihtiyarları görmek, onların birikmiş, istif istif duran hüzünlü veya neşeli anılarını, onların buruşmuş, ihtiyar etlerinin eklediği ifadelerle dinlemek için gittiği huzur evlerindeki sessizliklerde, bu kireçlenmeler çok belirgin bir hal alıyordu, Neyse ki daha sessiz kalmak ve dinlemek üzere oralarda dolaşmasına, durmadan tıkırdayan ince gölgeli bedenine, sırıtıyormuş gibi görünen ama dikkatle bakıldığında kadim bir hüznü yansıtan yüzü ve bir o kadar içedönük dış görünüşüne, yaşlılar iyiden iyiye alışmıştı.
Fakat işte, zaman zaman gittiği kütüphanede, eğer görevli memur ya da herhangi birine bir şeyler anlatmak zorunda kalırsa tarifsiz sıkıntılı dakikalar geçiriyordu. O yüzden aradığı kitaplar varsa, birileri ile konuşmak ya da kütüphane bilgisayarının klavyesinde haddinden fazla tıkırtılar yaparak arama yapmak yerine elinden geldiğince ses çıkarmamaya çalışarak, oldukça ağır ve sakin adımlarla yürüyerek raflara bakınıyor ve kütüphanenin en tenha bölgesine geçip kitaplara gömülüyordu. Çevresindeki çocukların kendisini işaret ederek şaşkın şaşkın bakmalarına, ergen kızların gizli gizli basenlerine bakarak erkek mi yoksa kadın mı olduğu konusundaki bahis ve kıkırdamalarına alışmıştı ve bunlara hiç aldırış etmiyordu.
Masaya doğru eğilmiş, bir yandan önündeki kitaplarda bir şeyler karıştırırken diğer yandan, üzerinde oldukça yoğunlaşarak çalıştığı, "İskeletler Alemi İçin Suyun Kaldırma Kuvvetinin Yeniden Keşfi" konusunda hakkında, acele hareketlerle kağıtlara son notlarını alıyordu...
22 Ocak 2015
The Endless River'a
"It's What We Do"
Pink Floyd 'un kendi tarihinin perde kapanış albümü olan The Endless River 'da bulunan, sadece bütün albümü değil, bütün bir Pink 'i özetleyen "mateser"; sonsuz nehrin, kendi içine çağladığı şelale.
Pompeii 'deki o konser olmayan dünya dinletisinden uzanarak içedönük tomurcuklar veren... ...parçanın giriş notaları, şuradan filizlenmiştir; (5:35 dk).
Kendi medeniyetlerinin parıldayan dönemindeki bir "an"dan, uç vererek kendi perdesini kapayan bir gölgeler silsilesinin damıtılmış mayası.
İşte böylece sevgili Pink.., sen sırtüstü uzanmış gökyüzüne bakarak dünyaya veda ederken, ben kulağımı göğsüne yaslıyor ve kendi derinliğine meyleden yankıların yankılarının yankılarının yankılarının yankılanışını sezinliyorum...
Serhat '14
18 Eylül 2012
Kestanemtrak 2..,
Hiçbir şey onun gibi bitmedi. Çok çok sessiz. Neredeyse göremeyecektim. Hiç ! Hani sevdiysen göğü, geldiysen dünyaya, görmüşsündür, hatırlamışsındır cennetten melodiler getirenleri, okyanuslar ötesinden dalga dalga yayılan yankıları. Böylesine sessizliğe bürünmüş yorgun bir dünya manzarası. Öyle işte.
15 Temmuz 2012
Karşılaşma
Öyle geçişsiz bir ayrıntıdır ki; seslerin içinde bir an duyulup diğer bütün seslerin sesini etkileyecek kadar güçlü ve bir o kadar da kısa beliren ve belki fark edilen anlık bir ünlemin, birbirlerini tanımalarına rağmen birbirlerinden kaçmaya çalışan ve kendine bir başka nokta arayan gözlerin seri kaçamaklarda birbirleri ile çarpıştığı anların, mecburi karşılaşmalarda söylenen tatsız sözlerin dışına taşabilmiş içten bir sesin, küçük bir çocuğun annesine yapmış olduğu resmi gösterirken annesinin gözlerine bakmadan hemen önceki bakışının büyüdüğü küçücük dünyasının, çocuğuna bakan annenin gözlerinden içeriye giden kendi çocukluğuna ait hatırladığı minik bir anın içinde belirebilirliği yüksek bir sesin veya ağladığını gizlemeye çalışan kızın ağladığını ıslak parmaklarından anlayan aşığının hüzünlü bakışında uğuldayan şefkatli sesin içinde gelip giden bir fısıltı yankısı gibi asılı kalmıştır bu ayrıntı.
İşte
bu yüzden fark edilmeyen, gözden kaçan, kalabalıkların içinde belli belirsiz
bir özlem bulutu gibi dolaşan bu ayrıntının içinde saatlerce, belki günlerce
hatta belki zamansızca kalıp da, genişleyen düşler ve düşüncelerden geçe geçe
yeni yeni detaylar ve coğrafyalar sunarak kendilerine ve birbirlerine giden
yollarda seyahatlere uzanan iki aşığın sırrı yatmaktadır.
27 Ocak 2012
05 Temmuz 2010
ES ~
Genişçe uzanarak ses tellerimden dünyaya bebek ağlayışları sanılan şarkıyı söyleten. Kendisinin nasıl bir şey olduğunu ilk önce annemde tasvirleyen ve ılık bir deniz esintisi eşliğinde gökyüzünde gezinen gözlerimi indirip bakışıma yerleştiren. Kolumu kullanarak sevdiğimin saçlarının arkasından dolandırıp, burnuma yaklaşıp boynunun kokusunu algıma nakşeden ve eğilip retinamın ardından bir sümbül gibi titreyen gözleri izleten. Aklımın öğrendiği kelimeleri kullandırtıp, aklın bir yerlerde asla öğrenemeyeceği hisleri doğuran; şiir yazdıran, yazamayan biriysem yaşatan, armoniler yaydıran, bir enstrüman çalmayan veya müzisyen olmayana da içinden dışına besteler fışkırtan. Kayalara çarpan dalgaların milyarlarca köpüğe ayrılışındaki hissiyatı fizik kanunlarının ötesine çıkaran. Algı kapılarını ardına kadar açan, açılan kapılardan yeni kapılara açılan, aklıma eğilerek kendisini istekle anlamaya çalışan ilgimi cezbeden. Akıl ve bedenime temas ederek sevdiklerimle uyumumu sağlayan, küçük bir çocuğa, açan bir çiçeğe, sıcak bir selama ellerim vasıtasıyla dokunan, seven, hissettiren. Evrenin belirsiz bir yerindeki bu dünyada ve evrenin kendisinde, yaşamın aslında nasıl hüzün verici olduğunu ince ince anlatarak kirpiklerimden sular tırmandıran. İlk önce dingin hüznü öğreten, evreni insan gözlerinin ardından izleyen, o gözleri de uzaktan uzaktan süzen, o gözler ölse de yaşayacağı düşünülen ve düşündüğüm çok yakın ve öte varlık olan ; ruh, müziğin gıdasıdır.
26 Kasım 2009
22 Kasım 2009
03 Eylül 2009
incinmeyen karıncalar
Kimilerinin kendilerini veya yakınlık duydukları birilerini övgü ile dile getirmek için kullana geldiği doğa parçacıkları, -kısaca, çoğunlukla kendilerinden küçük canlılar diyelim-, neredeyse deyimleştirilmiş bir şekilde varlığını halen sürdürmekte. Muhtemelen dilin tarihi kadar eski olabilecek bu çıkarcı betimlemeler, esasında içinde hiçbir mantığı olmayan, kişilerdeki bencillik dağlarını daha da kabartan cümlelerden ibaret. Duygusal bir yanı varmış gibi gözüken ama sonu cinayete kadar vardırılabilecek yapıları olan bu cümleler seslendirilirken, dili süsleme zoruyla sarf edilen sözümona duygusal tonlamalar ve üstüne mimikler de eklenince daha da tuhaf bir hal alıyor.
Çoğunlukla kişilerin diğer kişiler için kullandığı bu konuşmaları bir de bazıları kendileri için birebir kullandıklarında ise, durum tam anlamıyla ego yağmuruna dönüşüyor. Tabi konuşmacı karşısında, bunları duyan veya dinleyenlerde de; onaylayan yarı hüzünlü sevecen kafa sallamalar, çok şaşırtıcı bir şey duymuş gibi şaşkın şaşkın bakmalar, “böyle insanlar da az bulunur” tavrıyla olaya hakim ve anlamış duruşlar, eğer iki kişiden fazla bir ortamsa devamı niteliğinde başka başka cümleler çıkarmalar, peşi sıra bakışmalar, fısıldaşmalar da takip ediyordur. Bir de bu ego yağmurunda şemsiyesiz boş boş bakanlar da oluyordur elbet.
Kendisinden bahsetmeye pek eğilim gösteren insan türünün, çoğunlukla kendince ve çevrelendiği değerlerce, hoş duruşu olan yanlarını dile getirmesi de buna paralel tavırlar içinde sayılabilir.
Sevgi, hassasiyet, duygusallık gibi insani ve ruhani iyi olduğu öngörülen vasıfların, kişilerdeki hayat buluşlarının ifadesi için, insan karşısında aciz olan diğer canlıların neden kullanıldığı ise; yine sonu yoketme eylemine varan bencillikte gizleniyor. Özellikle hassas ve insancıl denilen kişilerin bu iyi niyetli hareketleri, bir öldürme öldürmeme fiiliyatına bağlanıyor. Kendinden küçük canlıların, daimi öldürülesi bir durumları varmışçasına, -bir tabir olarak- katli vacipmişçesine bir tavırla, bir ot bile koparamamak, karıncayı bile incitmemek, yolda salyangoza dahi basmamak, hatta işi daha da derinleştirerek klasikleşmiş deyimlere deyim eklercesine, bir akrep bile öldürememeye kadar varmakta.
İnsanın bir karıncayı öldürmesi çok olası, hatta normal bir şey de aralarında bazıları var ki onu dahi yapmıyor. Ne büyük başarı, ne büyük varoluş.
*/*/*
Topluluğu içerisinde hassas, insancıl, duygusal, nazik ve benzeri sıfatlara yakıştırılan ya da daha iyimser olarak çevre bilsin bilmesin kendileri böyle olan kişilerin, kendi egolarını akıllarına bile getirmeyip, (yani kendinden bahsetmeyen karınca incitmezleri düşünelim) tümüyle yalnız başlarına yapageldikleri bu küçük özgün hareketleri kendi özgür iradelerinden kıskıvrak yakalanıp onun tüm yaşamına, karakterine yapıştırılabiliyor. İkinci şahıstan birçok şahıslara doğru yola çıkan böylesi methiye cümleleriyle birleştirilen bu kişinin içindeki kişi ile anlatılan kişi arasında tuhaf bağlar kuruluyor. Bir kişinin “o kadar iyi biridir ki” olması, ufak hayvan katliamlarına, olası cinayetlerine bağlanıyor. Ortaya bu cinayetleri işleyen insanların iyi ama biraz umarsız, işlememek için çaba sarfedenlerin de mükemmel olduğu sonucu çıkartılıyor.
*/*/*
karınca dedi ki : “o karıncayı bile incitmez” ama .. piknik yapmaya gittiğinde en karıncasız yeri seçer … dönerken çöplerini bırakır / … ama ıstakoza bayılır… / ama bir ömür boyu insanların kafasına basar, yakın çevresine manevi eziyet eder, gün gelir dönüp onlara ben sizin için çabaladım hep ! diyebilir.. “
Çoğunlukla kişilerin diğer kişiler için kullandığı bu konuşmaları bir de bazıları kendileri için birebir kullandıklarında ise, durum tam anlamıyla ego yağmuruna dönüşüyor. Tabi konuşmacı karşısında, bunları duyan veya dinleyenlerde de; onaylayan yarı hüzünlü sevecen kafa sallamalar, çok şaşırtıcı bir şey duymuş gibi şaşkın şaşkın bakmalar, “böyle insanlar da az bulunur” tavrıyla olaya hakim ve anlamış duruşlar, eğer iki kişiden fazla bir ortamsa devamı niteliğinde başka başka cümleler çıkarmalar, peşi sıra bakışmalar, fısıldaşmalar da takip ediyordur. Bir de bu ego yağmurunda şemsiyesiz boş boş bakanlar da oluyordur elbet.
Kendisinden bahsetmeye pek eğilim gösteren insan türünün, çoğunlukla kendince ve çevrelendiği değerlerce, hoş duruşu olan yanlarını dile getirmesi de buna paralel tavırlar içinde sayılabilir.
Sevgi, hassasiyet, duygusallık gibi insani ve ruhani iyi olduğu öngörülen vasıfların, kişilerdeki hayat buluşlarının ifadesi için, insan karşısında aciz olan diğer canlıların neden kullanıldığı ise; yine sonu yoketme eylemine varan bencillikte gizleniyor. Özellikle hassas ve insancıl denilen kişilerin bu iyi niyetli hareketleri, bir öldürme öldürmeme fiiliyatına bağlanıyor. Kendinden küçük canlıların, daimi öldürülesi bir durumları varmışçasına, -bir tabir olarak- katli vacipmişçesine bir tavırla, bir ot bile koparamamak, karıncayı bile incitmemek, yolda salyangoza dahi basmamak, hatta işi daha da derinleştirerek klasikleşmiş deyimlere deyim eklercesine, bir akrep bile öldürememeye kadar varmakta.
İnsanın bir karıncayı öldürmesi çok olası, hatta normal bir şey de aralarında bazıları var ki onu dahi yapmıyor. Ne büyük başarı, ne büyük varoluş.
*/*/*
Topluluğu içerisinde hassas, insancıl, duygusal, nazik ve benzeri sıfatlara yakıştırılan ya da daha iyimser olarak çevre bilsin bilmesin kendileri böyle olan kişilerin, kendi egolarını akıllarına bile getirmeyip, (yani kendinden bahsetmeyen karınca incitmezleri düşünelim) tümüyle yalnız başlarına yapageldikleri bu küçük özgün hareketleri kendi özgür iradelerinden kıskıvrak yakalanıp onun tüm yaşamına, karakterine yapıştırılabiliyor. İkinci şahıstan birçok şahıslara doğru yola çıkan böylesi methiye cümleleriyle birleştirilen bu kişinin içindeki kişi ile anlatılan kişi arasında tuhaf bağlar kuruluyor. Bir kişinin “o kadar iyi biridir ki” olması, ufak hayvan katliamlarına, olası cinayetlerine bağlanıyor. Ortaya bu cinayetleri işleyen insanların iyi ama biraz umarsız, işlememek için çaba sarfedenlerin de mükemmel olduğu sonucu çıkartılıyor.
*/*/*
karınca dedi ki : “o karıncayı bile incitmez” ama .. piknik yapmaya gittiğinde en karıncasız yeri seçer … dönerken çöplerini bırakır / … ama ıstakoza bayılır… / ama bir ömür boyu insanların kafasına basar, yakın çevresine manevi eziyet eder, gün gelir dönüp onlara ben sizin için çabaladım hep ! diyebilir.. “
***karıncaya basmamaya çalışan birinin iyilik oranı onun görünen kısmının izdüşümü.
30 Haziran 2009
çocuklar artık hayal kurmuyor...
Semtimizin tek caddesindeki sıra sıra bütün 'apartman'lar eski, kararık yüzlüyken, Hacıbekir'in olduğu söylenen ve yeni yapılmış o apartman elbette yeni yüzlü, ama ötekilere, kararık yüzlülere oranla daracıktı. Bu yüzden olacak, büyüklerimiz onu, Hacıbekir'in lokum kutularına benzetirlerdi.
Kadıköyü'ndeyken çarşıdaki pastanesinden, sonra Cihangir'e taşınınca, ancak Bahçekapı'ya gidişlerimizde Bahçekapı'daki şekercisinden lokumlar, çiftekavrulmuşlar, akide şekerleri, bademezmeleri aldığımız Hacıbekir'in apartman sahibi olmasını yadırgar; onun, yalnızca çok sevdiğimiz şekerlerin, şekerlemelerin varlığı bizce meçhul yaratıcısı olmasını isterdim.
Öyle ya, bir rüya ikliminden çıkagelmiş güllü, fıstıklı, bademli lokumlar, sakızlı, tarçınlı, portakallı, naneli akide şekerleri, herhangi bir apartman sahibinin marifeti olabilir miydi ? Hacıbekir'i mağrur ev sahibemiz Sabahat Hanım'la onun bir hayli çekindiğimiz kocası Nihat Bey'le ya da tanıdığım böbür böbür başka apartman sahipleriyle bir tutmak, apaçık kalbimi kırıyordu.
Selim İleri / Şadiye Sultan ~ giriş...
Kadıköyü'ndeyken çarşıdaki pastanesinden, sonra Cihangir'e taşınınca, ancak Bahçekapı'ya gidişlerimizde Bahçekapı'daki şekercisinden lokumlar, çiftekavrulmuşlar, akide şekerleri, bademezmeleri aldığımız Hacıbekir'in apartman sahibi olmasını yadırgar; onun, yalnızca çok sevdiğimiz şekerlerin, şekerlemelerin varlığı bizce meçhul yaratıcısı olmasını isterdim.
Öyle ya, bir rüya ikliminden çıkagelmiş güllü, fıstıklı, bademli lokumlar, sakızlı, tarçınlı, portakallı, naneli akide şekerleri, herhangi bir apartman sahibinin marifeti olabilir miydi ? Hacıbekir'i mağrur ev sahibemiz Sabahat Hanım'la onun bir hayli çekindiğimiz kocası Nihat Bey'le ya da tanıdığım böbür böbür başka apartman sahipleriyle bir tutmak, apaçık kalbimi kırıyordu.
Selim İleri / Şadiye Sultan ~ giriş...
30 Mayıs 2009
görme biçimleri...
Reklamlarla her birimize bir nesne daha satın alarak kendimizi ya da yaşamlarımızı değiştirmemiz önerilir.Reklam der ki; Aldığınız bu yeni nesne, sizi bir bakıma daha zenginleştirecektir – aslında o nesneyi almak için para harcayarak biraz daha yoksullaşacak olsanız bile!
Reklam, yüzeysel görünüşü değişmiş, bunun sonucu olarak kıskanılacak duruma gelmiş insanları göstererek bizi bu değişikliğe inandırmaya çalışır. Kıskanılacak durumda olmak, çekici olmak demektir. Reklam çekicilik üretme sürecidir.
(...) Alıcıya satmaya çalıştığı ürünle ya da olanakla çekicilik kazanmış olan kendi imgesini yansıtır. Bu imgeyle alıcıda, kendisinin gelecekte olabileceği durumu özleten bir kıskançlık uyandırır. Bu kıskanılası Ben'i yaratan nedir öyleyse? Başkalarının duyduğu kıskançlıktır elbette. Reklam, zevk değil mutluluk vaat eder bize: dışarıdan, başkalarının gözüyle görülen bir mutluluk. Kıskanılmanın getirdiği bu mutluluk da çekicilik yaratır.
Kişisel notum: Bencilliğin sınırları yoktur. Ego, yaşam ihtiyaçları ötesinde dağlarca kabarmaktadır. İnsan kendi ego dağlarında küçük ben merkezli mutluluklarını büyük sayarak yitip gitmektedir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



