baş harfleri büyük değil düşlerimin dilbilgisi yok gözyaşlarımda noktalamalar işaretler değil hislerim herhangi bir dünyanın herhangi bir yerinde istiyorum ki susarak dertleşsin bu batık şiirim anlatabilir belki yaşlar girdabımda batan gemilerimi bir eser yazmıyorum hiçbir şey çalıyor kulaklarımda belki kurtarılan bir gemi oluverir bir rüyada kitaplar parçalanıyor düşünce yanıyor bir armoni tavaf ediyor olamayan yankılarda sen bu gemiyi sanki evrenine bıraktığında daha da eskimekte olan şimdi gözlerine akan karmaşık mısralarda ulaşacak olursa eğer sana bu rüzgarsız gemi yorgun düşecekken savruk fırtınalarda ihtiyacı kalmayacak forsa cinaslarıma ses olamayan titreşimlerin marşıyla yükselirken araf korosu arkamdan zamana kitleler hücreler intihar ederken aklımda kimse yanaşmazken kendi feryadına kurmak zorundaydım bu hakir orkestrayı bırak ki bulduysan gemiyi duyduysan şiiri bırak nafile yankısıdır sözlerim kuşların umutsuz çıganına toprağın tadına varamayana savrulursan eğer bu sonuçsuz girdaba erit görünen adaları layık ol durumuna o vakit susmaya başlayacak şiirim yaş alacak gemim biliyorum ki daha çok türkü söyler ruh tek başına yoksa olur muydu bir batık bu şiir olamayan şiirim gelir miydi yanına bir gidişin gelecek hikayesidir bu çoktan gitmişlerin geçmişi bütün hepsi mutlak yalnızlıklardaki harfleri getirmekle başladı yan yana yazıyı icat edenin bütün coşkusuyla baharı bekleyen kelebeğin ölümü anlamasıyla belki dibe batmadan karaya oturur diye gemi eskimiş mezarımın cudi toprağına içinde baharsız her kelebekten bir çift taşırarak balçığa anlıyorum ki açılıyor hala ellerinde gemi zarfsız yolladığım kuşların umutsuz orkestrasına bırak yaş alıyor gemi devriliyor tek başına katma kendi çalkantına onu girdabımdan çalma görmediğin gibi beni tutamayacaksın bunu aklında olmayan bir hikaye bu başlığını koyma ah sufi sancım ah son pervanem ateşini seçemeyen yaş alıyor gemi seç artık gidişini
20 Aralık 2008
28 Kasım 2008
mecnuni müdafaa söyleşileri .ı.
Bir çoğunun kaçtığı büyük felakettir yağmur. Arınmak külfettir, lekeleri gidecektir her yanlarından çünkü. Kalabalıklar arsında kirli nehirler oluşacak, ırmaklar taşacaktır çünkü. Onlara göre doğru olan, kaçmaktır yağmurdan. Ama yanlış olmaktır şimdi önemli olan, bu kalabalıklardan bu çöle uzanan. Yağmurda dolaşmaz böcekler..
24 Kasım 2008
Schönbächler Kanunu
Schönbächler, Neumarkt semtinde eski ama konforlu bir eve sahipti. Döşemesini kendi yapmış, muhteşem diskoteğini bu evde kurmuş, her yere ise hoparlör yerleştirmişti. Schönbächler senfonileri çok severdi. Gerçek bir teorisyen olan Schönbächler’e göre senfoniler, kişileri birlikte yaşamaya zorluyordu. Ona göre müzik dinlerken esneyebilir, yemek yiyebilir, okuyabilir, uyuyabilir, tartışabilir ve en önemlisi tüm bunları hep beraber yapabilirdiniz. (…) Ayrıca yine ona göre senfoniler fon müziği olarak kullanılmalıydı. Fon müziği olarak kullanılmaz ise insancılıktan uzaklaşır, zorlayıcı bir hal alırdı. İşte tüm bunlar yüzünden rosto yerken Beethoven’in dokuzuncu senfonisini, bulmaca çözerken, schnitzel yerken Brahms’ı, poker veya herhangi bir iskambil oyunu oynarken Bruckner’i dinlerdi. Ama en iyisi iki ayrı senfoniyi aynı anda çalmaktı. (…) Schönbächler hassas bir insandı. Ancak dış görünüş olarak hiçbir farklılığı yoktu, aksine emekli vatandaşların tipik bir örneği gibiydi. Çok itinalı giyinir, güzel kokular sürünür, asla sarhoş olmaz ve dünyaya sıkı sıkıya bağlanmış gibi kendinden emin yürürdü. Kendisine milliyeti sorulduğunda Lichtensteinlı olarak tanıtırdı. Öyle olduğundan değil ama yine de öyle, yani Lichtensteinlı gibi görünmeye çalışırdı. Bunu itiraf da ederdi ancak bunda utanılacak bir şey yoktu. Böyle yapmasının nedeni şu imiş: Lichtenstein dünya geçmişinde hiçbir zaman suçlu olamamıştı. (…) Schönbächler’e göre büyük bir devletin vatandaşı olmak örneğin bir Alman, Fransız vs. olmak ister istemez çok talihsiz bir psikolojiyi de beraberinde getiriyordu. Bu ise çok zararlıydı. Tehlike milletin büyüklüğüyle artıyordu. Görüşünü şu örnekle kanıtlamaya çalışırdı: yalnız bulunan bir fare kendini kesinlikle basit bir fare olarak görürdü, ama ne zaman ki kendini bir milyon fareden oluşan bir kümenin üyesi olarak hissederse, o zaman da bir kedi olduğuna inanırdı. En tehlikelisi ise bu milyonluk kümelerden yüzlerce bulunmasıydı. Farelerden oluşan kümenin fare sayısı yüz milyonu bulduğunda, fare kendini fil sanırdı. Kendini kedi olarak kabul eden ve fil olmaya özenen kümeler; birey olarak her bir farenin megalomanisini veya büyüklük kompleksini kamçılar, bu kompleks sadece farenin kendisi için değil, tüm fare dünyası için büyük bir tehlikedir. İşte fare sayısıyla, büyüyen megalomani arasındaki ilişkiyi açıklayan düşüncesine “Schönbächler Kanunu” adını vermişti.alıntı : Adalet / Friedrich Dürrenmatt
10 Kasım 2008
17 Eylül 2008
güle güle rick ! great gig inthe sky...
ellerinin gölgesi geziniyor sanki boşlukta,
uzak diyarlardan sesleri yankılanmakta...
28 Temmuz 1943 ~ 15 Eylül 2008
Müzik tarihine ve hatta insanlık tarihine imzasını atan Muhteşem Pink Floyd 'un muhteşem klavyecisi, atardamarı, kurucusu, sakin adamı
RICHARD WRIGHT hayatını kaybetti.
"..Ve kimse ninniler söylemiyor bana
Ve kimse yumdurmuyor gözlerimi
Ve ben de açıyorum pencerelerimi
Ve sesleniyorum sana gökyüzü boyunca.."
uzak diyarlardan sesleri yankılanmakta...
28 Temmuz 1943 ~ 15 Eylül 2008Müzik tarihine ve hatta insanlık tarihine imzasını atan Muhteşem Pink Floyd 'un muhteşem klavyecisi, atardamarı, kurucusu, sakin adamı
RICHARD WRIGHT hayatını kaybetti.
"..Ve kimse ninniler söylemiyor bana
Ve kimse yumdurmuyor gözlerimi
Ve ben de açıyorum pencerelerimi
Ve sesleniyorum sana gökyüzü boyunca.."
10 Eylül 2008
07 Eylül 2008
güzaydınlanan baharlara
Beni duyduğunu biliyorum
Pas tutmuş saçları bir delik için
Beyaz bir at ve camdan bakan
Eskimiş çocuk.
ey95
Pas tutmuş saçları bir delik için
Beyaz bir at ve camdan bakan
Eskimiş çocuk.
ey95
05 Eylül 2008
başlıksız çareler
I
Yosun, tahta, gideni çok
Çapa, yağmur, karabatak
Sarı duvar güneşten gelen
Her fırtınada yelkeni
ilk sendeleyen
Kırlangıç, ağaç, ağ sesi
Şişesi kırılmış seyir defteri.
Yosun, tahta, gideni çok
Çapa, yağmur, karabatak
Sarı duvar güneşten gelen
Her fırtınada yelkeni
ilk sendeleyen
Kırlangıç, ağaç, ağ sesi
Şişesi kırılmış seyir defteri.
kayıp
Samanını alır götürür
Bakışların;
Uzayan bir gecede
Sen bir köşede
Uyukluyor olursun
Çizerken gövdeni
Büyük manzaralara
ek94' s
14 Ağustos 2008
şeker < gevende
"şimdi bak bi tane kukla gibi böyle bi böcek var, yani altı bacaklı bööle. sonra bak bizim evde var, bigün onları temizlemekten canım cıktı aay bigözel temizlicem, sonra temizliyorum yene geliyolar biz uyurken sonra yene geliolar yene ağ kuruyolar, yene temizlemem gerekiyo. ama ben bazen temizlemiyorum çünkü görmüyorum.altı bacaklı böcek, ya üç orda üç burda, hırsız gibi.yani öyle bişey ki duvara tırmanıyolar böyle her yere ağ yapıyo ama ben görmüyorum çünkü küçük a yapıyolar.evet, sonra sonra geliyolar geliyolar geliyolar geliyolar sonra çiçeğim var sonra çiçeğimin kafasına gitmiş olabilirler, onun biyerini kanatmış olabilirler, ama kanarsa ben görürüm, herşeyi görer, benim gözüm herşeyi görer kocaman gözlerim var.ama şaka yapıyorum ben komik şeyler söylüyor muşum ben çok komiğimdir.şimdi sırada şimdi sırada .. " hüznüyle...03 Ağustos 2008
sayfayı çeviremediğim...
desire and satisfaction {tutku ve memnuniyet}
jan theodore toorop (12.20.1858 - 03.03.1928)
göknot : ilgilisi, resmi kendi ortamına kaydetip
iyice büyükçe bakmaya çalışmalı ki
gözler ve derinliklerine bakılası, görülesi...
13 Temmuz 2008
kedi
Fotoğraf stüdyosundaki kız on yıl önceki çekilmiş fotoğraflarımı zarfa koyup bana uzatırken, eskimiş suratıma bakıp gülümsüyordu. Resimleri bir daha kaybetmemek için, bir diske kayıt ettirmiştim. Fiyatını sordum, çantamdan parayı alıp ona uzatana kadar, o ve yanındaki hiçbir şeyle ilgilenmeyen, mavi küpeli kısa saçlı iş arkadaşı, bana gülmeye devam ediyorlardı. Onlara hiç bakmamama rağmen bunu fark edebiliyordum, çünkü onun da bana bakmadığında ona baktığımı fark ettiğini biliyordum. Nedensiz güldüm. Ama suratım o resimdeki hiç olmadı. Olmayacak.
Aşk mıydı ? : Kocaman bir çam ağacının altında sarmaş dolaş uzanmışız. Önümüzde, altımızdan uzanan mavi desenli örtü, hemen yanımızdaki çalıya kadar uzanmış. Ben örtünün üzerine düşmüş karıncalara bakarken, dalıp çıkarken iğne yaprakların arasından akan maviye.. İnce hanımeli kokusunda uykulu bir rüzgarın ahengiyle, iyice miskinleşirken hiç düşünmediğim bir sözle birden irkiltiyor beni. Bir anda çam ağacının yüksek dallarında gezinen gözlerimi indirip bakışıma yerleştiriyorum. Kırlangıçların süzülüşü gibi bir bakış süzülüyor bana doğru… “Saat kaç ?” diyor ! Rüzgarda titreyen bir sümbül gibi titriyor gözleri. Vazgeçiyor sonra dediğinden. Kirpiklerinden içeriye, bakışına gizlendiklerinden anlıyorum. Sorduğu sorudan neden vazgeçtiğini düşünüyorum; “Belki gözlerimden kaçışan ispinozlardan anlıyor, belki de bulutlardan..” diye bir ses geçiyor içimden. “Ne düşünüyorsun ? ” diyor… Saçları sol elimin üzerinden aşağıya doğru süzülürken, nefes alışını duyuyorum. Söyleme isteğiyle derin bir nefes alıyorum, bütün sessizliklerim geçiyor içimden, kuşlar, çam ağaçları, karıncalar, mavilikler geçiyor.. Bir şarkı geçiyor ardından, biliyorum ne düşündüğüme dair hala cevap bekliyor benden. Dilimin ucuna kadar mavi desenli bir örtü uzanıyor, bir helikopter tınısı eğiliyor iyice, kar altında kalmış doygun bir bahar fışkıracak gibi oluyor başaramadığım fısıltı..,
15 Haziran 2008
hurdalık
Düşler ve düşüncelerin derinliklerinde yüzen, sakin bir ada gibi görünen aklınızın derin koridorlarından sesler getirmişçesine durmuşsam ve şimdi burada bir anlatıcı durumundaysam; Size, görmüş, yaşamış ya da belki yaşamakta olduğum bir bahçe kenarından, ışıksız sokağın dönemecinde vardığım geniş bir hikayeden, kısa bir zaman önce denize doğru giden patikada karşılaştığım hüzün heyelanından ya da görkemler büyüten bir anımın zamansız gölgeler arasında dalgalanan yumuşak süzülüşünden bahsederek, aslında sizin de zamanınızı boşa harcamış olabilirim. Belki, beni gözlerinizle izlemenizin ve sessizliğinizle dinlemenizin devamını sağlayabilmek ve biraz da olsa anlattıklarımın sizde alacağı ifadeleri görebilmek için bu anlatımıma sizlerin de hoşuna gidebilecek bir takım detaylar ekleyip, hikayenin bir ucunu da size değdirip, kendinizden bir şeyler bulabilecek durumlara yönelip de sözlerime karşı alakanızı da artırabilirim.
Ama o zaman, bütün bu anlatmakta olduklarımın benden ve anlatabilirliğimden çıkıp sizin de anlatacaklarınıza bulaşarak, karman çorman bir laf kalabalığına dönüşmesine göz yummuş olurum. O anda birbirlerine istif istif yığılan, sürtünme, bükülme ve titreme gürültüleri çıkaran ve anlatılası yolundan her seste daha da uzaklaşan savruk konuşma parçalarının yaralı ve yamalı kelimelerine karışmış oluruz da kendimi birden kargacık burgacık inlemeler eşliğinde kendi içinde sürekli toparlanmaya, düzenlenmeye çalışılan, kırık dökük, tozlu ve çürük yığınlarına yeni yığınlar boşaltılan uçsuz bucaksız bir kelime hurdalığında bulabilirim. sonra..
Ama o zaman, bütün bu anlatmakta olduklarımın benden ve anlatabilirliğimden çıkıp sizin de anlatacaklarınıza bulaşarak, karman çorman bir laf kalabalığına dönüşmesine göz yummuş olurum. O anda birbirlerine istif istif yığılan, sürtünme, bükülme ve titreme gürültüleri çıkaran ve anlatılası yolundan her seste daha da uzaklaşan savruk konuşma parçalarının yaralı ve yamalı kelimelerine karışmış oluruz da kendimi birden kargacık burgacık inlemeler eşliğinde kendi içinde sürekli toparlanmaya, düzenlenmeye çalışılan, kırık dökük, tozlu ve çürük yığınlarına yeni yığınlar boşaltılan uçsuz bucaksız bir kelime hurdalığında bulabilirim. sonra..
04 Haziran 2008
pink floyd / hayvanlar konseri
İlgilenen ve sevenler (floydian'lar:)) bilir ki, Floyd un bir çok konser kaydı olmasına karşın animals albümüne (ve wish you were here) ait konser kayıtları pek enderdir ve var olanlar da günümüzde internet denen aziz 'in katkılarıyla ufak ufak ortaya çıkıyor, bilmediğimiz ve yeni yeni gördüğümüz bir çok şey gibi... İşte bunlardan biri olarak, resmi bir kayıt olmadığı rivayeti olsa da (keza diskografik listelerde pek görünmemiştir), kalite bakımından oldukça iyi ve tam zamanlı bir animals albümü konserini buldum; tabi ki enfes... tarih 9 mayıs 1977 yer : oakland coleisum (albüm çıkışından birkaç ay sonra demek ki :))
Part 1/3 - 100 Mb Part 2/3 - 100 Mb Part 3/3 - 50 Mb
albüm hakkında kısa bilgi : konusunu George Orwell'in Hayvanlar Çiftliği isimli kitabından alan, Pink Floyd albümü. Sonradan telif hakları davalarına konu olacak "domuz" sembolü bu albümde ortaya çıkmıştır. Animals, Rick Wright ile Roger Waters arasındaki sorunların billurlaştığı albümdür aynı zamanda. Britannia Row Stüdyolarında Nisan-Kasım 1976 tarihleri arasında kayıtları yapılmıştır. İngiltere'de 23 Ocak 1977, ABD'de 2 Şubat 1977'de yayınlanmıştır. ilgilenenlere kalmış.
26 Mayıs 2008
61.Cannes Film Festivali'nde
NURİ BİLGE CEYLAN, Üç Maymun adlı filmi ile "en iyi yönetmen" ödülünü aldı...
Kendisinin bir kısa filmi ile birlikte 6 filmi bulunmakta.
Her filmi ile zaten kişisel ödüllerimizi de almaya devam etmekte, bence :)
Başarılarının devamı ve nice nice filmlere....
http://www.nuribilgeceylan.com/
Kendisinin bir kısa filmi ile birlikte 6 filmi bulunmakta.
Her filmi ile zaten kişisel ödüllerimizi de almaya devam etmekte, bence :)
Başarılarının devamı ve nice nice filmlere....
http://www.nuribilgeceylan.com/
miskince tutulmuş bir döküm taslağı..
Miskince tutulmuş bir döküm taslağı size : Pélleas ‘ım vardı, masumca ölen birinin verdiği tam elime göre küçük bir mandolinim vardı; bizi hayvanların gizinden, onların hırstan arınmış bilgeliğinden pek az şeyin ayırabildiği yaşlarda bir kedim vardı. Biriktirdiğim pullar, kesikler, öyküler vardı; Parana ‘nın yukarılarında berbat, pis bir teknenin güvertesinde sırtüstü yattığım ve yıldızların beni kapıp götürdükleri bir gecem vardı; bir A Farewell to Arms, bir Helen Hayes ‘im vardı; ve acılar çektiğim bir gece, açık bir pencere önünde, benim çektiğim acıları böylesine katıksızca paylaşanın bana eşlik edenlerden hangisi olduğunu belli etmeden gölgelerden çıkıp gelen bir elin yanağımı okşayışı vardı. Vardı benim… (Olanca yalan dolanın topuna yeğdir şu kesinleme: “Yoktu benim…”)cortazarAndrés Fava'nın Güncesi'nden
18 Mayıs 2008
grizzly labirenti
Timothy Treadwell, yaşadığı karmaşık hayatı ve kimlik bunalımlarından sonra kendini doğaya ve özellikle ayıların yaşamına adamış ve hayatınnın son 13 yılını Alaska ve civarlarına sıklıkla giderek, zamanını doğada geçirmiştir. Bir süre önce, çılgın ve trajik hayatını konu alan, neredeyse tamamen kendisinin sunduğu ve kendi çekimlerinden oluşan belgesel filmde (Grizzly Man) [treadwell'in alaska'da 13 yaz boyunca cektigi 100 den fazla saat filmin werner herzog(yönetmen) 'un eline gecmesi ile proje ortaya cikmis. herzog, timothy nin bu kayıtlarını gerçeklerine sadık kalarak, iyi bir derleme ile filme almıştır.] tanıdığım, Timothy Treadwell (asıl adı Timothy William Dexter) 'i daha yakından tanımak için filmi izlemek gerekir.Geçmiş yaşamı ve içsel dünyası ile doğrudan bağlantılı bu doğaya kaçışın dışavurumu olarak eminim kendince harika şeyler hissetmiş ve elde etmiştir. Gittikçe asosyalleşen duygusal kişiliğinin yanısıra, içindeki neşeli çocuğu görmek garip, hüzünlü bir his uyandırıyor, filmi izlerken...
Timothy William Dexter (29 Nisan 1957 ~ 5 Ekim 2003)
Bu linkte, müzisyen/gitarist richard tompson 'un (kendisini fairport convention'dan bilenler bilir)Timothy belgeseli için yaptığı müzik albümü var. Dinlemeye değer.., soundtrack~grizzly man:(
mininot : Kendisinin bu kişi ile nasıl bir bağlantısı olduğu da kendimce merak konusu, nette dolaşırken farkettim...
17 Mayıs 2008
verinti...
İnsan dünyadan koptuğunu sanıyor. Ama içinde hissettiği bu direnci kırmak için, altın sarısı tozlar içinden bir zeytin ağacının yükselmesi, sabah güneşiyle göz kamaştıran kumsallar yeter. albert camus ~ defterler
07 Mayıs 2008
hurdalığa bir.,
kargacık burgacık şekillerle kirletilmiş mi aklanmış mı bilemediğim, neresinde kimlerin geçtiği ve hangi gizin neresinden yırtılsa uzak kağıt parçalarında dolana dolana... belki bomboş kağıtların yandığı veya duvarların yıkıldığı öte bir meskenin içinde ter atarak ya da mütemadiyen üşürken giyecek kelime aradığımda, aklıma gelen şu kelimeleri kalemdar 'ın :.,
*
" “önce kelime vardı ” diye başlıyor yohanna' ya göre incil. Kelimeden önce de yalnızlık vardı ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti yalnızlık. Kelimenin bittiği yerde başladı; kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler yalnızlığı unutturdu ve yalnızlık kelimelerle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler yalnızlığı anlattı ve yalnızlığın içinde kayboldu. Yalnız kelimeler acıyı dindirdi ve kelimeler insanın aklına geldikçe, yalnızlık büyüdü dayanılmaz oldu.” "
oğuz atay ~ tutunamayanlar yüz bilmemkaçıncı sayfasından...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




