Labels

Defterî (44) Edebî (49) Fotoğraf (13) Grafik (29) Însan (40) Malûmat (7) Mûzik (71) Tasarınâme (9)

28 Şubat 2009

29 Şubat

Ben de bilmiyorum, önümüzdeki şubatın yirmisekiz mi, yirmidokuz mu çekeceğini... Yirmidokuz çekecekse, bana da haber ver. Unutmayalım o gün, dört yılda bir doğumgünü olan dostumuza, küçük bir hediye göndermeyi.

22 Şubat 2009

yalancı deniz


Elimde değil
Bilakis yine yalancı deniz
Ama dürüstçe köpürdü sana
Kanatlarımı anlatırken
Cüretkar ama aldatıcı bulutlar
Ne kadar gürültü yapıyorlar
Elimde değil
Ne bir çiçek ne bir kelebek tertemiz

Görür gözler
Cücelenirken iskeleler
Çımacı rolüne giyinirken cüceler
Ama yalan bile değil yalancı deniz
Yalan kadar doğru değil

Gizlice dinle beni
Dalgaları duyarcasına
Ey yalancı deniz !
Ege suyudur sana hediyem
Elimde değil
Ne bir zerre ne bir yosun ne bir kefen

Elimden değil
Bilakis yine yalancı deniz

97

18 Şubat 2009

bir kıyının ölümü...

kendine gömülen sesi eridi
dürülürken gizledi seyrini
sırtında tuzlu gülüşlerin
çalakürek mahir sesleri...

geride bile kalmayacak ki
tütün kokulu ağ düğümleri
gizli kumunda ayak izleri
zamanın köpüklü zembereği

geride kalan, bir kıyının
içimdeki şiirsiz ezikliği
tek tük martı kırıntıları
geçmişin manzarasız tarihi

gözlerimde tuzlu akıntısı
alaboralı eğri dutları
canhıraş geçer üzerimden
yorgun kürekli tabutları

23 Ocak 2009

dört küçük not...

Denizleri dökülmesin diye, kimi atlasların duvara asılmadığı doğrudur.
Ama sanmıyorum doğru olsun, ağaçların soğuk kış günlerinde, kabuklarının altına pazen giydikleri...
* * *
Ben de bilmiyorum, önümüzdeki şubatın yirmisekiz mi, yirmidokuz mu çekeceğini... Yirmidokuz çekecekse, bana da haber ver. Unutmayalım o gün, dört yılda bir doğumgünü olan dostumuza, küçük bir hediye göndermeyi.
* * *
Bana sorup durduğun o iki dizeyi buldum sonunda. Karaşın bir şairmiş o iki dizenin sahibi : "Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır/Bütün sınıf sana çocuk bayramında zarfsız kuşlar gönderecek"
Unutmadan, bu iki dizeyi defterine yaz istersen. İstersen ezberine yaz. İstersen unut. Nasılsa daha çok okuyacağız orta ikiden terk çocuklar şairini...
* * *
Ama mesela şeyi unutma... Neyi unutma biliyor musun, pencereden sokağa bakmayı... Sabahları kalktığında ve o güzelim akşamüstleri...
yıldızlı atlas / burhan eren

18 Ocak 2009

mine 'nin kahve telvesi


Fincan, çevrilip kapatılmadı, öyle de düşünülmedi ; yalnızca içerken kahveyi...

03 Ocak 2009

Üzgün

“Çokluk üzgün bir görünümleri vardır hayvanların,” diyerek konuşmasını sürdürdü. Hermine. “Bir insan pek üzgünse, dişi ağrıdığı ya da para kaybettiği için değil, her şeyin gerçekte nasıl, yaşamın nasıl bir şey olduğunu hissettiği için üzgünse, gerçekten üzgün demektir, işte o vakit biraz hayvana benzer, o zaman üzgün görünür, ama her zamankinden daha gerçek ve güzeldir bu üzüntü. Öyleydi işte; senin de Bozkırkurdu, ilk gördüğümde böyle bir halin vardı.”
bozkırkurdu 'ndan alıntı / herman hesse

20 Aralık 2008

batık şiir

baş harfleri büyük değil düşlerimin dilbilgisi yok gözyaşlarımda noktalamalar işaretler değil hislerim herhangi bir dünyanın herhangi bir yerinde istiyorum ki susarak dertleşsin bu batık şiirim anlatabilir belki yaşlar girdabımda batan gemilerimi bir eser yazmıyorum hiçbir şey çalıyor kulaklarımda belki kurtarılan bir gemi oluverir bir rüyada kitaplar parçalanıyor düşünce yanıyor bir armoni tavaf ediyor olamayan yankılarda sen bu gemiyi sanki evrenine bıraktığında daha da eskimekte olan şimdi gözlerine akan karmaşık mısralarda ulaşacak olursa eğer sana bu rüzgarsız gemi yorgun düşecekken savruk fırtınalarda ihtiyacı kalmayacak forsa cinaslarıma ses olamayan titreşimlerin marşıyla yükselirken araf korosu arkamdan zamana kitleler hücreler intihar ederken aklımda kimse yanaşmazken kendi feryadına kurmak zorundaydım bu hakir orkestrayı bırak ki bulduysan gemiyi duyduysan şiiri bırak nafile yankısıdır sözlerim kuşların umutsuz çıganına toprağın tadına varamayana savrulursan eğer bu sonuçsuz girdaba erit görünen adaları layık ol durumuna o vakit susmaya başlayacak şiirim yaş alacak gemim biliyorum ki daha çok türkü söyler ruh tek başına yoksa olur muydu bir batık bu şiir olamayan şiirim gelir miydi yanına bir gidişin gelecek hikayesidir bu çoktan gitmişlerin geçmişi bütün hepsi mutlak yalnızlıklardaki harfleri getirmekle başladı yan yana yazıyı icat edenin bütün coşkusuyla baharı bekleyen kelebeğin ölümü anlamasıyla belki dibe batmadan karaya oturur diye gemi eskimiş mezarımın cudi toprağına içinde baharsız her kelebekten bir çift taşırarak balçığa anlıyorum ki açılıyor hala ellerinde gemi zarfsız yolladığım kuşların umutsuz orkestrasına bırak yaş alıyor gemi devriliyor tek başına katma kendi çalkantına onu girdabımdan çalma görmediğin gibi beni tutamayacaksın bunu aklında olmayan bir hikaye bu başlığını koyma ah sufi sancım ah son pervanem ateşini seçemeyen yaş alıyor gemi seç artık gidişini

28 Kasım 2008

mecnuni müdafaa söyleşileri .ı.

Bir çoğunun kaçtığı büyük felakettir yağmur. Arınmak külfettir, lekeleri gidecektir her yanlarından çünkü. Kalabalıklar arsında kirli nehirler oluşacak, ırmaklar taşacaktır çünkü. Onlara göre doğru olan, kaçmaktır yağmurdan. Ama yanlış olmaktır şimdi önemli olan, bu kalabalıklardan bu çöle uzanan. Yağmurda dolaşmaz böcekler..

B 612

24 Kasım 2008

Schönbächler Kanunu

Schönbächler, Neumarkt semtinde eski ama konforlu bir eve sahipti. Döşemesini kendi yapmış, muhteşem diskoteğini bu evde kurmuş, her yere ise hoparlör yerleştirmişti. Schönbächler senfonileri çok severdi. Gerçek bir teorisyen olan Schönbächler’e göre senfoniler, kişileri birlikte yaşamaya zorluyordu. Ona göre müzik dinlerken esneyebilir, yemek yiyebilir, okuyabilir, uyuyabilir, tartışabilir ve en önemlisi tüm bunları hep beraber yapabilirdiniz. (…) Ayrıca yine ona göre senfoniler fon müziği olarak kullanılmalıydı. Fon müziği olarak kullanılmaz ise insancılıktan uzaklaşır, zorlayıcı bir hal alırdı. İşte tüm bunlar yüzünden rosto yerken Beethoven’in dokuzuncu senfonisini, bulmaca çözerken, schnitzel yerken Brahms’ı, poker veya herhangi bir iskambil oyunu oynarken Bruckner’i dinlerdi. Ama en iyisi iki ayrı senfoniyi aynı anda çalmaktı. (…) Schönbächler hassas bir insandı. Ancak dış görünüş olarak hiçbir farklılığı yoktu, aksine emekli vatandaşların tipik bir örneği gibiydi. Çok itinalı giyinir, güzel kokular sürünür, asla sarhoş olmaz ve dünyaya sıkı sıkıya bağlanmış gibi kendinden emin yürürdü. Kendisine milliyeti sorulduğunda Lichtensteinlı olarak tanıtırdı. Öyle olduğundan değil ama yine de öyle, yani Lichtensteinlı gibi görünmeye çalışırdı. Bunu itiraf da ederdi ancak bunda utanılacak bir şey yoktu. Böyle yapmasının nedeni şu imiş: Lichtenstein dünya geçmişinde hiçbir zaman suçlu olamamıştı. (…) Schönbächler’e göre büyük bir devletin vatandaşı olmak örneğin bir Alman, Fransız vs. olmak ister istemez çok talihsiz bir psikolojiyi de beraberinde getiriyordu. Bu ise çok zararlıydı. Tehlike milletin büyüklüğüyle artıyordu. Görüşünü şu örnekle kanıtlamaya çalışırdı: yalnız bulunan bir fare kendini kesinlikle basit bir fare olarak görürdü, ama ne zaman ki kendini bir milyon fareden oluşan bir kümenin üyesi olarak hissederse, o zaman da bir kedi olduğuna inanırdı. En tehlikelisi ise bu milyonluk kümelerden yüzlerce bulunmasıydı. Farelerden oluşan kümenin fare sayısı yüz milyonu bulduğunda, fare kendini fil sanırdı. Kendini kedi olarak kabul eden ve fil olmaya özenen kümeler; birey olarak her bir farenin megalomanisini veya büyüklük kompleksini kamçılar, bu kompleks sadece farenin kendisi için değil, tüm fare dünyası için büyük bir tehlikedir. İşte fare sayısıyla, büyüyen megalomani arasındaki ilişkiyi açıklayan düşüncesine “Schönbächler Kanunu” adını vermişti.

alıntı : Adalet / Friedrich Dürrenmatt

10 Kasım 2008

17 Eylül 2008

güle güle rick ! great gig inthe sky...

ellerinin gölgesi geziniyor sanki boşlukta,
uzak diyarlardan sesleri yankılanmakta...
28 Temmuz 1943 ~ 15 Eylül 2008

Müzik tarihine ve hatta insanlık tarihine imzasını atan Muhteşem Pink Floyd 'un muhteşem klavyecisi, atardamarı, kurucusu, sakin adamı
RICHARD WRIGHT hayatını kaybetti.

"..Ve kimse ninniler söylemiyor bana
Ve kimse yumdurmuyor gözlerimi
Ve ben de açıyorum pencerelerimi
Ve sesleniyorum sana gökyüzü boyunca.."

07 Eylül 2008

güzaydınlanan baharlara

Beni duyduğunu biliyorum
Pas tutmuş saçları bir delik için
Beyaz bir at ve camdan bakan
Eskimiş çocuk.


ey95

05 Eylül 2008

başlıksız çareler

I
Yosun, tahta, gideni çok
Çapa, yağmur, karabatak
Sarı duvar güneşten gelen
Her fırtınada yelkeni
ilk sendeleyen
Kırlangıç, ağaç, ağ sesi
Şişesi kırılmış seyir defteri.

kayıp


Samanını alır götürür
Bakışların;
Uzayan bir gecede
Sen bir köşede
Uyukluyor olursun
Çizerken gövdeni
Büyük manzaralara


ek94' s

14 Ağustos 2008

şeker < gevende

"şimdi bak bi tane kukla gibi böyle bi böcek var, yani altı bacaklı bööle. sonra bak bizim evde var, bigün onları temizlemekten canım cıktı aay bigözel temizlicem, sonra temizliyorum yene geliyolar biz uyurken sonra yene geliolar yene ağ kuruyolar, yene temizlemem gerekiyo. ama ben bazen temizlemiyorum çünkü görmüyorum.altı bacaklı böcek, ya üç orda üç burda, hırsız gibi.yani öyle bişey ki duvara tırmanıyolar böyle her yere ağ yapıyo ama ben görmüyorum çünkü küçük a yapıyolar.evet, sonra sonra geliyolar geliyolar geliyolar geliyolar sonra çiçeğim var sonra çiçeğimin kafasına gitmiş olabilirler, onun biyerini kanatmış olabilirler, ama kanarsa ben görürüm, herşeyi görer, benim gözüm herşeyi görer kocaman gözlerim var.ama şaka yapıyorum ben komik şeyler söylüyor muşum ben çok komiğimdir.şimdi sırada şimdi sırada .. " hüznüyle...

03 Ağustos 2008

sayfayı çeviremediğim...

desire and satisfaction {tutku ve memnuniyet}
jan theodore toorop (12.20.1858 - 03.03.1928)
göknot : ilgilisi, resmi kendi ortamına kaydetip
iyice büyükçe bakmaya çalışmalı ki
gözler ve derinliklerine bakılası, görülesi...

13 Temmuz 2008

kedi


Fotoğraf stüdyosundaki kız on yıl önceki çekilmiş fotoğraflarımı zarfa koyup bana uzatırken, eskimiş suratıma bakıp gülümsüyordu. Resimleri bir daha kaybetmemek için, bir diske kayıt ettirmiştim. Fiyatını sordum, çantamdan parayı alıp ona uzatana kadar, o ve yanındaki hiçbir şeyle ilgilenmeyen, mavi küpeli kısa saçlı iş arkadaşı, bana gülmeye devam ediyorlardı. Onlara hiç bakmamama rağmen bunu fark edebiliyordum, çünkü onun da bana bakmadığında ona baktığımı fark ettiğini biliyordum. Nedensiz güldüm. Ama suratım o resimdeki hiç olmadı. Olmayacak.

Aşk mıydı ? : Kocaman bir çam ağacının altında sarmaş dolaş uzanmışız. Önümüzde, altımızdan uzanan mavi desenli örtü, hemen yanımızdaki çalıya kadar uzanmış. Ben örtünün üzerine düşmüş karıncalara bakarken, dalıp çıkarken iğne yaprakların arasından akan maviye.. İnce hanımeli kokusunda uykulu bir rüzgarın ahengiyle, iyice miskinleşirken hiç düşünmediğim bir sözle birden irkiltiyor beni. Bir anda çam ağacının yüksek dallarında gezinen gözlerimi indirip bakışıma yerleştiriyorum. Kırlangıçların süzülüşü gibi bir bakış süzülüyor bana doğru… “Saat kaç ?” diyor ! Rüzgarda titreyen bir sümbül gibi titriyor gözleri. Vazgeçiyor sonra dediğinden. Kirpiklerinden içeriye, bakışına gizlendiklerinden anlıyorum. Sorduğu sorudan neden vazgeçtiğini düşünüyorum; “Belki gözlerimden kaçışan ispinozlardan anlıyor, belki de bulutlardan..” diye bir ses geçiyor içimden. “Ne düşünüyorsun ? ” diyor… Saçları sol elimin üzerinden aşağıya doğru süzülürken, nefes alışını duyuyorum. Söyleme isteğiyle derin bir nefes alıyorum, bütün sessizliklerim geçiyor içimden, kuşlar, çam ağaçları, karıncalar, mavilikler geçiyor.. Bir şarkı geçiyor ardından, biliyorum ne düşündüğüme dair hala cevap bekliyor benden. Dilimin ucuna kadar mavi desenli bir örtü uzanıyor, bir helikopter tınısı eğiliyor iyice, kar altında kalmış doygun bir bahar fışkıracak gibi oluyor başaramadığım fısıltı..,