22 Kasım 2009
10 Kasım 2009
Bo Hansson
Acıklı bir rock hikayesi1943 Göteborg doğumlu müzisyen Bo Hansson lokanta işleten ailesi ile birlikte Göteborg 'da yaşıyordu. 50 'lerin başında İsveç 'in kuzeyindeki Jämtland 'e taşınıyorlar. Daha sonra aile Stokholm 'e taşınırlarken ailesini kaybediyor ( kaçırılıyor ? ) ve küçük bir dağ köyünün sakinleri olan bir aile tarafından bir süre bakılıyor. Daha sonra kendi ismi, ailesinin ismi ve gideceği yer yazılan küçük bir notla beraber Stokholm 'e gönderiliyor. ( Film gibi !! ) Sonrasının tam bilgisi olmasa da, bir zaman sonra ; Gençlik döneminde yani 60 'ların ortalarında, o zamanlarda herkes gitarist olmak istiyordu ve gitar çalmak klavyeye göre daha kolaydı (elektrik gitarların amfikatör vazifesi görsün diye radyoya bağlandığı zamanlar:) ) O da müzikle ilgiliydi ve ilk gerçek grubu Slim Blues Gang olmuştur. Grubun lideri piyanist Slim Notini İsveç'in John Mayall 'ı gibiydi. Bir çok genç yeteneği bulur ve grubunda şans verirdi. Bo da bunlardan biri oldu. Daha sonra Merrymen adlı bir gruba girdi, grup İsveç 'te Rolling Stones'un alt grubu olarak çaldı ve bir İsveç radyosunun açtığı bir yarışmada plak anlaşması kazandılar. Tam bir başarı hikayesinin içindeyken, Bo gruptan ayrıldı ve kendi yolunu çizmeye başladı.
66 'da ülkeye gelen Hammondçu Jack Mc Duff'ı izleyen Hannson, hammond orga vuruldu ve yoğunca ilgilenmeye başladı. Doğaçlama yapabilir , gruba ritm tutabilir ve ayağıyla bas partisyonlarını çalabilirdi. Gitarı bir kenara birakıp org çalmaya karar verdi. Hammond o zaman daha da pahalı bir enstrümandı. Aleti çözmek için bir kaç dolap çevirmesi gerekiyordu. Plan basitti; Merrymen den arkadaşı Bill Öhrström ile birlikte müzik aletleri satan dükkanlara girip müşteri rölü oynuyorlardı. Bo klavyenin başına oturuyor ve aleti test ediyordu. Bill ise dükkan sahibini oyalıyordu. Bunu Stockholm 'de uzun süre, bir çok dükkanda denediler. Sonunda arkadaşı Bill , Bill 'in kız arkadaşı ve bazı diğer arkadaşlarının özverili yardımları ile taksitle nihayet bir Hammond alır. Kısa bir süre sonra, keşif ve heyecan dolu ilk dönemlerindeki bir konserlerinden sonra, taksitleri ödeyemediği gerekçesiyle Hammond icra memurları tarafından geri alınır. Bu onun için bir yıkım olur. Uzun zaman sonra Hammond alabilecektir. Polydor 'da yapımcı olan Bill Öhrström Bo 'yu bir çok müzisyen ile tanıştırır. Bunlardan caz davulcusu Janne Karlsson ile bir ikili oluşturup Hansson & Karlsson adı ile çalışmaya başlarlar. 67-69 arasında 3 albüm yayınlarlar. Çıkardıkları ilk albüm eleştirmenlerce halen İsveçte yayınlanan en iyi enstrümental albümlerden kabul edilmektedir. İkili İsveçi boydan boya bir çok kez turlarlar. Küçük klüplerden, büyük açıkhava konserlerine kadar bir çok yerde çalarlar. En önemli konserleri 1967 de Cream 'in alt grubu olarak çaldıkları bir konser sonrası Jimi Hendrix ile jam session yaptıkları gecedir. Hendrix, Hansson & Karlsson'un büyük hayranlarından biridir. Hatta Hansson 'un bestesi Tax Free'yi kaydeder.
1970 de Hannson, Tolkien 'in o sıralarda da çok meşhur olan "Yüzüklerin Efendisi" üçlemesi için bir albüm yapar. Bu onun ilk kişisel albümüdür. Stokholm 'deki takım adalardan birinde kiraladıkları bir kır evinde dört kanallı bir kayıt cihazıyla yaptıkları kayıtlardan sonra küçük bir stüdyoda sekiz kanala terfi ederler. Miksajları İsveç ulusal radyosunun sütdyolarında yapılır. Albüm çıkar çıkmaz büyük başarı kazanır. İsveç radyosundaki gençlik programının tanıtım müziği olur. O yıllar Bo Hannson'un en yaratıcı periyodudur. Stokholm 'deki kır evinde kaydettikleri diğer parçaları, Ur Trollkarlens Hatt ,1972 (Magician's Hat) isimli ikinci albümünde kullanılır. Bo Hannson'un bir özelliği de solo olarak küçük bir kaç konser dışında hemen hemen hiç bir konserde yalnız çalmamış olmasıdır. Bir kaç kez Fläsket Brinner'in ( Yanan bedenler !! ) konserlerinde eşlikçi olarak yeralmıştır. 1975 de üçüncü albüm (benim en sevdiğim) Attic Thoughts yayınlanır. Kebnekajse gitaristi Kenny Håkansson ile çalışan Hansson bu albümde daha deneyseldir. 1977 'de yine Kenny Håkansson ile Watership Down albümünü çıkarır bu albüm sonrası 1985'e kadar sessiz kalan büyük klavyeci, son albümü olan Mitt I Livet 'den (hayatın ortasında) sonra hiç bir albüm çıkarmaz.
66 'da ülkeye gelen Hammondçu Jack Mc Duff'ı izleyen Hannson, hammond orga vuruldu ve yoğunca ilgilenmeye başladı. Doğaçlama yapabilir , gruba ritm tutabilir ve ayağıyla bas partisyonlarını çalabilirdi. Gitarı bir kenara birakıp org çalmaya karar verdi. Hammond o zaman daha da pahalı bir enstrümandı. Aleti çözmek için bir kaç dolap çevirmesi gerekiyordu. Plan basitti; Merrymen den arkadaşı Bill Öhrström ile birlikte müzik aletleri satan dükkanlara girip müşteri rölü oynuyorlardı. Bo klavyenin başına oturuyor ve aleti test ediyordu. Bill ise dükkan sahibini oyalıyordu. Bunu Stockholm 'de uzun süre, bir çok dükkanda denediler. Sonunda arkadaşı Bill , Bill 'in kız arkadaşı ve bazı diğer arkadaşlarının özverili yardımları ile taksitle nihayet bir Hammond alır. Kısa bir süre sonra, keşif ve heyecan dolu ilk dönemlerindeki bir konserlerinden sonra, taksitleri ödeyemediği gerekçesiyle Hammond icra memurları tarafından geri alınır. Bu onun için bir yıkım olur. Uzun zaman sonra Hammond alabilecektir. Polydor 'da yapımcı olan Bill Öhrström Bo 'yu bir çok müzisyen ile tanıştırır. Bunlardan caz davulcusu Janne Karlsson ile bir ikili oluşturup Hansson & Karlsson adı ile çalışmaya başlarlar. 67-69 arasında 3 albüm yayınlarlar. Çıkardıkları ilk albüm eleştirmenlerce halen İsveçte yayınlanan en iyi enstrümental albümlerden kabul edilmektedir. İkili İsveçi boydan boya bir çok kez turlarlar. Küçük klüplerden, büyük açıkhava konserlerine kadar bir çok yerde çalarlar. En önemli konserleri 1967 de Cream 'in alt grubu olarak çaldıkları bir konser sonrası Jimi Hendrix ile jam session yaptıkları gecedir. Hendrix, Hansson & Karlsson'un büyük hayranlarından biridir. Hatta Hansson 'un bestesi Tax Free'yi kaydeder.
1970 de Hannson, Tolkien 'in o sıralarda da çok meşhur olan "Yüzüklerin Efendisi" üçlemesi için bir albüm yapar. Bu onun ilk kişisel albümüdür. Stokholm 'deki takım adalardan birinde kiraladıkları bir kır evinde dört kanallı bir kayıt cihazıyla yaptıkları kayıtlardan sonra küçük bir stüdyoda sekiz kanala terfi ederler. Miksajları İsveç ulusal radyosunun sütdyolarında yapılır. Albüm çıkar çıkmaz büyük başarı kazanır. İsveç radyosundaki gençlik programının tanıtım müziği olur. O yıllar Bo Hannson'un en yaratıcı periyodudur. Stokholm 'deki kır evinde kaydettikleri diğer parçaları, Ur Trollkarlens Hatt ,1972 (Magician's Hat) isimli ikinci albümünde kullanılır. Bo Hannson'un bir özelliği de solo olarak küçük bir kaç konser dışında hemen hemen hiç bir konserde yalnız çalmamış olmasıdır. Bir kaç kez Fläsket Brinner'in ( Yanan bedenler !! ) konserlerinde eşlikçi olarak yeralmıştır. 1975 de üçüncü albüm (benim en sevdiğim) Attic Thoughts yayınlanır. Kebnekajse gitaristi Kenny Håkansson ile çalışan Hansson bu albümde daha deneyseldir. 1977 'de yine Kenny Håkansson ile Watership Down albümünü çıkarır bu albüm sonrası 1985'e kadar sessiz kalan büyük klavyeci, son albümü olan Mitt I Livet 'den (hayatın ortasında) sonra hiç bir albüm çıkarmaz.
Son dönemlerde, albümlerinin remastered kayıtları da piyasaya çıkmıştır.
(Bu Blog 'un sağ tarafındaki radyo bölümünde bir kaç parçası, ilgilisine mevcut.)->
1972 Lord of the Rings, Charisma (originally released in Sweden as "Sagan om ringen" in 1970)
1974 Magician's Hat, Charisma (originally released in Sweden as "Ur trollkarlens hatt" in 1972)
1975 Attic Thoughts, Charisma (released in Sweden as Mellanväsen)
1977 Music Inspired by Watership Down, Charisma (released in Sweden as El-Ahrairah, YTF)
1985 Mitt i livet, Silence Records (released only in Sweden)
Håkan Lahger'in yazdığı makaleden çeviri.
Cenk Akyol ' a ( http://www.terraborboletta.blogspot.com/ ) teşekkürler.
28 Eylül 2009
26 Eylül 2009
Siyah Nehir
siyah bir nehir akar, kalbimin denize ulaşamayan deltalarında.. siyah bir melek yüzer ve ben ona ağıt yakarım içten içe.. bir kor olur, yanar durur ağaçlar, aydınlığa uçar kelebek bulamaz.. cennetin bir köşesine sığınmak için, atlarım siyah nehrin zarif gecesine.. ama hiç bir zaman hiç bir zaman açamam gözlerimi.. aydınlığa uçar kelebek bulamaz..
16 Eylül 2009
Çımacı
Denizcilikte, halat ucu anlamındaki 'çıma' yı, kâh iskeleye, kâh gemiye atan, bağlayan, savuran, kimi zaman gemiyi karaya düğümleyen, kimi zaman bırakan, karadan vapura gemiden karaya köprüler ve anlamlar kuran, tahta sürgülü demir korkuluklu köprüsünden herkesin geçmediği, yolcu vapurlarında sık rastlanan iskele yalnızlığının, hayatı kazanma ve görev gibi anlayışların insanla birleşen kelimeleşmiş hali.Her hava şartında, iskele kenarında kimsenin umursamadığı bir karaltı gibi durur, oysa koca gemiyi bağlayandır iskele babası denen iskelelerin muhtelif yerlerinde bulunan demir kafalara... Sonra bir de hızlı hareketlerle tahta köprüleri sürüverir o demir kafaların şehri taşıyan ağırlaşmışlıklarından vapurun karnındaki düşüncelerin ayaklarına. Gemi sanki istemez karaya yapışmayı, arkasından deniz çeker gibi uzaklaşır hafifçe ve işte o sırada gerilir çımacının kalın ipleri ; Öyle ki o yüzden hep sökük sökük, lif lif duruşu görülür gerildikçe halatlar., vapur kusar içindeki kalabalığı önce, sonra şehir bir daha kusar vapurun içine, refüze edilmiş kalabalıklar birbirine karışır deniz ile şehir arasında.
Denizşehri olan diyarlardaki her ayak izinde, her seferde boynuna dev halatlar geçirilmiş iskele kafalarının infazî feryatları kalır, o yüzden gövdeleri tuz ve martı gırtlağıyla bezeli gemiye binmiş ve gemiden inmiş her beden, biraz acı bir hikaye bulaştırır şehre. Her çımacı çımacı değildir iskeleye ilk vardığında, yavaş yavaş çımacılaşır. Denize evrilen aklını taşıyan gözleri deniz fenerine dönüşür ağır ağır, martı çığlıklarıyla beslenir artık çay bardağı. Aklı, düşünceleri, kafası çımacılaştıkça; Kalabalıklardaki her bedendeki giysileri her giysideki ipleri görür. O yüzden elleriyle değil tüm bedeniyle bir anda kavradığı halatları bütün insanların düğmelerinden de geçiriverir. Kimisini denize iliklerken, kimisini dönmemecesine karanın iskele babalarına, o hergün halatlarla boğulan kafalara mıhlayıverir, kimse farketmez, vapurdan iskeleye sürdüğü tahta köprüyü tekmeleye tekmeleye geçen fütursuz deniz yolcuları da...
Bu deniz yolcuları dikkatle bakıldığında aslında hiç de deniz yolcuları değildir. Tek dertleri bir kara(nlık) dan bir kara (nlık) ya geçmektir. O yüzden deniz değil düpedüz kara yolcularıdır onlar. Gittikçe denizden uzaklaşan kara yüzleri ve durmadan çalan cep telefonları eşliğinde sakil bir alay gibi geçer giderler eze eze denizleri.. Acıyla bir bağırır ki gemi, sesi iskele ötesi şehrin tepelerinde iki kez yankılanır ve her gece çımacı, halatlarını deliğinden geçirdiği dev iğneleri kendine batırır.
İşte, iskelenin feryatlarında debelenip duruyor gibi gözükse de çımacı, gişedeki deniz hatları görevlisinden, iskelede bekleyen tüm yolculardan, vapurun derinliğindeki çarkçıbaşıdan ve hatta kaptandan bile daha denizdir.. Tuzludur elleri kolları, denizi denizden bakarak görür, karada duran bir deniz eskisidir çımacı, daha da eskiyenleri de deniz neferi.. İşte çımacı her gönderdiğinde gemiyi ve yalnızlığında iskelenin, o izlere bakarak içer çayını ; Uzak uzak gemilere atarak çımasını.
Denizşehri olan diyarlardaki her ayak izinde, her seferde boynuna dev halatlar geçirilmiş iskele kafalarının infazî feryatları kalır, o yüzden gövdeleri tuz ve martı gırtlağıyla bezeli gemiye binmiş ve gemiden inmiş her beden, biraz acı bir hikaye bulaştırır şehre. Her çımacı çımacı değildir iskeleye ilk vardığında, yavaş yavaş çımacılaşır. Denize evrilen aklını taşıyan gözleri deniz fenerine dönüşür ağır ağır, martı çığlıklarıyla beslenir artık çay bardağı. Aklı, düşünceleri, kafası çımacılaştıkça; Kalabalıklardaki her bedendeki giysileri her giysideki ipleri görür. O yüzden elleriyle değil tüm bedeniyle bir anda kavradığı halatları bütün insanların düğmelerinden de geçiriverir. Kimisini denize iliklerken, kimisini dönmemecesine karanın iskele babalarına, o hergün halatlarla boğulan kafalara mıhlayıverir, kimse farketmez, vapurdan iskeleye sürdüğü tahta köprüyü tekmeleye tekmeleye geçen fütursuz deniz yolcuları da...
Bu deniz yolcuları dikkatle bakıldığında aslında hiç de deniz yolcuları değildir. Tek dertleri bir kara(nlık) dan bir kara (nlık) ya geçmektir. O yüzden deniz değil düpedüz kara yolcularıdır onlar. Gittikçe denizden uzaklaşan kara yüzleri ve durmadan çalan cep telefonları eşliğinde sakil bir alay gibi geçer giderler eze eze denizleri.. Acıyla bir bağırır ki gemi, sesi iskele ötesi şehrin tepelerinde iki kez yankılanır ve her gece çımacı, halatlarını deliğinden geçirdiği dev iğneleri kendine batırır.
İşte, iskelenin feryatlarında debelenip duruyor gibi gözükse de çımacı, gişedeki deniz hatları görevlisinden, iskelede bekleyen tüm yolculardan, vapurun derinliğindeki çarkçıbaşıdan ve hatta kaptandan bile daha denizdir.. Tuzludur elleri kolları, denizi denizden bakarak görür, karada duran bir deniz eskisidir çımacı, daha da eskiyenleri de deniz neferi.. İşte çımacı her gönderdiğinde gemiyi ve yalnızlığında iskelenin, o izlere bakarak içer çayını ; Uzak uzak gemilere atarak çımasını.
...derken
12 Eylül 2009
10 Eylül 2009
Altan Urag / Moğol Folk Rock
Altan Urag / Rakh II
Türk lerin ata toprakları olan, Türkçe’nin ilk yazılı kaynaklarının; Türk adının geçtiği ilk Türkçe metinlerin varolduğu, Orhun Abideleri, Bilge Kağan, Kül Tigin, Tonyukuk yazıtlarının bulunduğu diyar ; Moğolistan ın 2004 başlangıçlı, genç nesil folk rock grubu Altan Urag.
İsmi Cengiz Han yazıtlarında geçen "Tahtın Varisi" anlamına gelmekte. Yaylılar ve vurmalıların ağırlıkta olduğu kalabalık bir ekipten oluşan Altan Urag, Moğol müziğinin özgün enstrümanlarına, batı enstrümanlarının da eşlik ettiği başarılı icraatlar sergileyerek, Moğol topraklarının müziğini evrensel yorumlamaktalar.
2008 yılının oscar ödüllerinde en iyi yabancı film dalında aday olmuş ve ülkemizde cengiz han adıyla gösterime girmiş mongol adlı filmin müziklerini yapmışlardır. Esas adı Made in Altan Urag olan bu albümde neofolk müzik sevenler için bir çok güzel parça mevcut.
Şimdiye kadar foal's been born [2004] made in altan urag (mongol original soundtrack) [2006] adlarıyla biri film müziği olarak iki albüm çıkarmış grup, daha da üretken olacağa benzer.
07 Eylül 2009
03 Eylül 2009
incinmeyen karıncalar
Kimilerinin kendilerini veya yakınlık duydukları birilerini övgü ile dile getirmek için kullana geldiği doğa parçacıkları, -kısaca, çoğunlukla kendilerinden küçük canlılar diyelim-, neredeyse deyimleştirilmiş bir şekilde varlığını halen sürdürmekte. Muhtemelen dilin tarihi kadar eski olabilecek bu çıkarcı betimlemeler, esasında içinde hiçbir mantığı olmayan, kişilerdeki bencillik dağlarını daha da kabartan cümlelerden ibaret. Duygusal bir yanı varmış gibi gözüken ama sonu cinayete kadar vardırılabilecek yapıları olan bu cümleler seslendirilirken, dili süsleme zoruyla sarf edilen sözümona duygusal tonlamalar ve üstüne mimikler de eklenince daha da tuhaf bir hal alıyor.
Çoğunlukla kişilerin diğer kişiler için kullandığı bu konuşmaları bir de bazıları kendileri için birebir kullandıklarında ise, durum tam anlamıyla ego yağmuruna dönüşüyor. Tabi konuşmacı karşısında, bunları duyan veya dinleyenlerde de; onaylayan yarı hüzünlü sevecen kafa sallamalar, çok şaşırtıcı bir şey duymuş gibi şaşkın şaşkın bakmalar, “böyle insanlar da az bulunur” tavrıyla olaya hakim ve anlamış duruşlar, eğer iki kişiden fazla bir ortamsa devamı niteliğinde başka başka cümleler çıkarmalar, peşi sıra bakışmalar, fısıldaşmalar da takip ediyordur. Bir de bu ego yağmurunda şemsiyesiz boş boş bakanlar da oluyordur elbet.
Kendisinden bahsetmeye pek eğilim gösteren insan türünün, çoğunlukla kendince ve çevrelendiği değerlerce, hoş duruşu olan yanlarını dile getirmesi de buna paralel tavırlar içinde sayılabilir.
Sevgi, hassasiyet, duygusallık gibi insani ve ruhani iyi olduğu öngörülen vasıfların, kişilerdeki hayat buluşlarının ifadesi için, insan karşısında aciz olan diğer canlıların neden kullanıldığı ise; yine sonu yoketme eylemine varan bencillikte gizleniyor. Özellikle hassas ve insancıl denilen kişilerin bu iyi niyetli hareketleri, bir öldürme öldürmeme fiiliyatına bağlanıyor. Kendinden küçük canlıların, daimi öldürülesi bir durumları varmışçasına, -bir tabir olarak- katli vacipmişçesine bir tavırla, bir ot bile koparamamak, karıncayı bile incitmemek, yolda salyangoza dahi basmamak, hatta işi daha da derinleştirerek klasikleşmiş deyimlere deyim eklercesine, bir akrep bile öldürememeye kadar varmakta.
İnsanın bir karıncayı öldürmesi çok olası, hatta normal bir şey de aralarında bazıları var ki onu dahi yapmıyor. Ne büyük başarı, ne büyük varoluş.
*/*/*
Topluluğu içerisinde hassas, insancıl, duygusal, nazik ve benzeri sıfatlara yakıştırılan ya da daha iyimser olarak çevre bilsin bilmesin kendileri böyle olan kişilerin, kendi egolarını akıllarına bile getirmeyip, (yani kendinden bahsetmeyen karınca incitmezleri düşünelim) tümüyle yalnız başlarına yapageldikleri bu küçük özgün hareketleri kendi özgür iradelerinden kıskıvrak yakalanıp onun tüm yaşamına, karakterine yapıştırılabiliyor. İkinci şahıstan birçok şahıslara doğru yola çıkan böylesi methiye cümleleriyle birleştirilen bu kişinin içindeki kişi ile anlatılan kişi arasında tuhaf bağlar kuruluyor. Bir kişinin “o kadar iyi biridir ki” olması, ufak hayvan katliamlarına, olası cinayetlerine bağlanıyor. Ortaya bu cinayetleri işleyen insanların iyi ama biraz umarsız, işlememek için çaba sarfedenlerin de mükemmel olduğu sonucu çıkartılıyor.
*/*/*
karınca dedi ki : “o karıncayı bile incitmez” ama .. piknik yapmaya gittiğinde en karıncasız yeri seçer … dönerken çöplerini bırakır / … ama ıstakoza bayılır… / ama bir ömür boyu insanların kafasına basar, yakın çevresine manevi eziyet eder, gün gelir dönüp onlara ben sizin için çabaladım hep ! diyebilir.. “
Çoğunlukla kişilerin diğer kişiler için kullandığı bu konuşmaları bir de bazıları kendileri için birebir kullandıklarında ise, durum tam anlamıyla ego yağmuruna dönüşüyor. Tabi konuşmacı karşısında, bunları duyan veya dinleyenlerde de; onaylayan yarı hüzünlü sevecen kafa sallamalar, çok şaşırtıcı bir şey duymuş gibi şaşkın şaşkın bakmalar, “böyle insanlar da az bulunur” tavrıyla olaya hakim ve anlamış duruşlar, eğer iki kişiden fazla bir ortamsa devamı niteliğinde başka başka cümleler çıkarmalar, peşi sıra bakışmalar, fısıldaşmalar da takip ediyordur. Bir de bu ego yağmurunda şemsiyesiz boş boş bakanlar da oluyordur elbet.
Kendisinden bahsetmeye pek eğilim gösteren insan türünün, çoğunlukla kendince ve çevrelendiği değerlerce, hoş duruşu olan yanlarını dile getirmesi de buna paralel tavırlar içinde sayılabilir.
Sevgi, hassasiyet, duygusallık gibi insani ve ruhani iyi olduğu öngörülen vasıfların, kişilerdeki hayat buluşlarının ifadesi için, insan karşısında aciz olan diğer canlıların neden kullanıldığı ise; yine sonu yoketme eylemine varan bencillikte gizleniyor. Özellikle hassas ve insancıl denilen kişilerin bu iyi niyetli hareketleri, bir öldürme öldürmeme fiiliyatına bağlanıyor. Kendinden küçük canlıların, daimi öldürülesi bir durumları varmışçasına, -bir tabir olarak- katli vacipmişçesine bir tavırla, bir ot bile koparamamak, karıncayı bile incitmemek, yolda salyangoza dahi basmamak, hatta işi daha da derinleştirerek klasikleşmiş deyimlere deyim eklercesine, bir akrep bile öldürememeye kadar varmakta.
İnsanın bir karıncayı öldürmesi çok olası, hatta normal bir şey de aralarında bazıları var ki onu dahi yapmıyor. Ne büyük başarı, ne büyük varoluş.
*/*/*
Topluluğu içerisinde hassas, insancıl, duygusal, nazik ve benzeri sıfatlara yakıştırılan ya da daha iyimser olarak çevre bilsin bilmesin kendileri böyle olan kişilerin, kendi egolarını akıllarına bile getirmeyip, (yani kendinden bahsetmeyen karınca incitmezleri düşünelim) tümüyle yalnız başlarına yapageldikleri bu küçük özgün hareketleri kendi özgür iradelerinden kıskıvrak yakalanıp onun tüm yaşamına, karakterine yapıştırılabiliyor. İkinci şahıstan birçok şahıslara doğru yola çıkan böylesi methiye cümleleriyle birleştirilen bu kişinin içindeki kişi ile anlatılan kişi arasında tuhaf bağlar kuruluyor. Bir kişinin “o kadar iyi biridir ki” olması, ufak hayvan katliamlarına, olası cinayetlerine bağlanıyor. Ortaya bu cinayetleri işleyen insanların iyi ama biraz umarsız, işlememek için çaba sarfedenlerin de mükemmel olduğu sonucu çıkartılıyor.
*/*/*
karınca dedi ki : “o karıncayı bile incitmez” ama .. piknik yapmaya gittiğinde en karıncasız yeri seçer … dönerken çöplerini bırakır / … ama ıstakoza bayılır… / ama bir ömür boyu insanların kafasına basar, yakın çevresine manevi eziyet eder, gün gelir dönüp onlara ben sizin için çabaladım hep ! diyebilir.. “
***karıncaya basmamaya çalışan birinin iyilik oranı onun görünen kısmının izdüşümü.
07 Ağustos 2009
30 Haziran 2009
çocuklar artık hayal kurmuyor...
Semtimizin tek caddesindeki sıra sıra bütün 'apartman'lar eski, kararık yüzlüyken, Hacıbekir'in olduğu söylenen ve yeni yapılmış o apartman elbette yeni yüzlü, ama ötekilere, kararık yüzlülere oranla daracıktı. Bu yüzden olacak, büyüklerimiz onu, Hacıbekir'in lokum kutularına benzetirlerdi.
Kadıköyü'ndeyken çarşıdaki pastanesinden, sonra Cihangir'e taşınınca, ancak Bahçekapı'ya gidişlerimizde Bahçekapı'daki şekercisinden lokumlar, çiftekavrulmuşlar, akide şekerleri, bademezmeleri aldığımız Hacıbekir'in apartman sahibi olmasını yadırgar; onun, yalnızca çok sevdiğimiz şekerlerin, şekerlemelerin varlığı bizce meçhul yaratıcısı olmasını isterdim.
Öyle ya, bir rüya ikliminden çıkagelmiş güllü, fıstıklı, bademli lokumlar, sakızlı, tarçınlı, portakallı, naneli akide şekerleri, herhangi bir apartman sahibinin marifeti olabilir miydi ? Hacıbekir'i mağrur ev sahibemiz Sabahat Hanım'la onun bir hayli çekindiğimiz kocası Nihat Bey'le ya da tanıdığım böbür böbür başka apartman sahipleriyle bir tutmak, apaçık kalbimi kırıyordu.
Selim İleri / Şadiye Sultan ~ giriş...
Kadıköyü'ndeyken çarşıdaki pastanesinden, sonra Cihangir'e taşınınca, ancak Bahçekapı'ya gidişlerimizde Bahçekapı'daki şekercisinden lokumlar, çiftekavrulmuşlar, akide şekerleri, bademezmeleri aldığımız Hacıbekir'in apartman sahibi olmasını yadırgar; onun, yalnızca çok sevdiğimiz şekerlerin, şekerlemelerin varlığı bizce meçhul yaratıcısı olmasını isterdim.
Öyle ya, bir rüya ikliminden çıkagelmiş güllü, fıstıklı, bademli lokumlar, sakızlı, tarçınlı, portakallı, naneli akide şekerleri, herhangi bir apartman sahibinin marifeti olabilir miydi ? Hacıbekir'i mağrur ev sahibemiz Sabahat Hanım'la onun bir hayli çekindiğimiz kocası Nihat Bey'le ya da tanıdığım böbür böbür başka apartman sahipleriyle bir tutmak, apaçık kalbimi kırıyordu.
Selim İleri / Şadiye Sultan ~ giriş...
28 Haziran 2009
nick drake...
İçedönük ses tonu kendi hikayesidir; Sakin, utangaç, karamsar... Akustik gitarından çıkardığı sesleri sadece kendisi gibi ; Bir gitar ama birçok gitarmış gibi dışavurumlar., Gitarının akordunu "kuralmış gibi sabit fikirle bilinen akord tekniği" nin aksine do sol do fa do fa (c, g, c, f, c, f) olarak çeker. (bazen başka başka da yapar) Bu akort nefis bir ses dizilimdir ; river man bunun en güzel örneğidir. Yirmiyedilik kısa yaşamında üç albüm ve bir de enstrümantal parçalarına kıyamadığı için albüme koymak yerine bir kalemde silen... Çekici armoni dizilimlerinin içinde dolaşan şair... Kürsülere çıkmak istemeyen, çok az sahneye çıkmış (fairport convention), stüdyoda gözlerden sakınmak için çoğun duvara ya da gözsüz bir yere dönüp çalmış, söylemiş ; kayıt yaparken önce gitarını çalan sonra üzerine seslendiren... Pek evden çıkmayan, az arkadaşı olan, dünyayla boşandığı gün Bach' tan brandenburg konçertoları nı dinlemiş, başucunda da Albert Camus 'un "Sysphos Söyleni" ni, odasının penceresinde de o hüzün ağacını bırakmış, tınılarının ben ve insanlar tarafindan takdir edilmeye başlamasından 20/30 sene kadar önce ölen şairane müzisyen...
Please give me a second grace Please give me a second face Ive fallen far down The first time around Now I just sit on the ground in your way...
24 Haziran 2009
07 Haziran 2009
30 Mayıs 2009
görme biçimleri...
Reklamlarla her birimize bir nesne daha satın alarak kendimizi ya da yaşamlarımızı değiştirmemiz önerilir.Reklam der ki; Aldığınız bu yeni nesne, sizi bir bakıma daha zenginleştirecektir – aslında o nesneyi almak için para harcayarak biraz daha yoksullaşacak olsanız bile!
Reklam, yüzeysel görünüşü değişmiş, bunun sonucu olarak kıskanılacak duruma gelmiş insanları göstererek bizi bu değişikliğe inandırmaya çalışır. Kıskanılacak durumda olmak, çekici olmak demektir. Reklam çekicilik üretme sürecidir.
(...) Alıcıya satmaya çalıştığı ürünle ya da olanakla çekicilik kazanmış olan kendi imgesini yansıtır. Bu imgeyle alıcıda, kendisinin gelecekte olabileceği durumu özleten bir kıskançlık uyandırır. Bu kıskanılası Ben'i yaratan nedir öyleyse? Başkalarının duyduğu kıskançlıktır elbette. Reklam, zevk değil mutluluk vaat eder bize: dışarıdan, başkalarının gözüyle görülen bir mutluluk. Kıskanılmanın getirdiği bu mutluluk da çekicilik yaratır.
Kişisel notum: Bencilliğin sınırları yoktur. Ego, yaşam ihtiyaçları ötesinde dağlarca kabarmaktadır. İnsan kendi ego dağlarında küçük ben merkezli mutluluklarını büyük sayarak yitip gitmektedir.
19 Mayıs 2009
29 Nisan 2009
bir ses duydum !!
Üç işadamı Chicago'da, binaların arasında kaybolmuş olan bu kentin ne kadar görkemli olduğunu aralarında konuşuyorlarmış. İçlerinden biri kızılderili kökenliymiş ve bir an durup ''bir cırcır böceği sesi !!'' demiş. Trafik karmaşası ve insanların koşuşturması göz önüne alındığında bir cırcır böceğinin sesini duymanın neredeyse imkansız olacağını düşünen diğer iki iş adamı arkadaşlarıyla dalga geçmeye başlamışlar. Derken cırcır böceğinin sesini duyan adam, hemen yanıbaşlarındaki, belediyeler tarafından sınırılandırılmış küçücük çim birikintisine eğilmiş ve cırcır böceğini eline alıp diğer arkadaşlarına göstermiş. O sırada yere düşen bir bozuk paranın sesi duyulmuş civarda. Orada bulunan herkes önce ceplerini yoklayıp sonra yere bakınmaya başlamışlar...06 Nisan 2009
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






