06 Nisan 2010
30 Mart 2010
Bjorn Lynne

31 Aralık 1966 Norveç doğumlu, ses mühendisi ve müzisyen. 1991 yılında aktif olarak müzikal üretime geçmiştir. Ses mühendisliğinin bir yansıması olarak mesleki anlamda demoscene alanlarda adını duyurmuş ve o çevrede daha çok bilinmiştir. ; "Dr Awesome", "Dr Awesome/Crusaders" ve "Divinorum" adları altında çeşitli çalışmalar yapmış, 1980 - 90 larda bazı amiga oyunlarının müziklerini yapmıştır. Birçokları, kendisini adını bilmeden dinlemiş ya da duymuştur. 1995 yılı civarında, bilgisayar oyun müzikleri konusunda çalışmalara daha da yoğunlaşmış ve İngiltere 'ye geçerek, bir oyun şirketi olan Team17 için çalışmaya başlamış. Bu dönemde kişisel albümler de çıkarmaya başlayan Lynne 'in, tam olarak belli bir tarzı bulunmamakla birlikte, progressive, senfonik ve new age çevresinde gezinen müzikal bir yapısı vardır. 50 ye yakın PC oyununun müziklerini ve kişisel 20 albümü ve çeşitli demoları bulunmaktadır. 2005 'de Norveç ' e evine geri dönen Lynne, bir plazma tv dükkanı işletmektedir. O günden bu yana, halen kişisel çalışmalarına ve hayatına mütevazi bir şekilde devam etmektedir. Her albümü, detaylı çalışmalar içeren oldukça başarılı eserlerdir.
Sağ sütunda Serdivence Radyo bölümünde kendisiyle ilk tanıştığım parçası bulunmakta...
17 Mart 2010
14 Mart 2010
24 Şubat 2010
Benjamin 'in Çalgısı "Cam Armonika"

Yıldırımsavar (Paratoner), Franklin sobası, Bifokal gözlük, esnek idrar kateteri 'nin mucidi Benjamin Franklin 'in (1706 - 1790) (yalnızca iki yıl okul okumuştur) muhteşem buluşlarından biri de glass harmonica (cam armonika).
Benjamin Franklin, 1757 'de Amerika 'dan İngiltere / Londra 'ya görevli olarak gönderildiğinde, hayatının hemen her zamanını meşgul ve dolu geçiren kendisi bu dönemi de, Londra 'nın tüm kültürel olanaklarından yararlanarak geçirmeye kararlıydı. Konserlere gidiyor, sergileri dolaşıyor, geri kalan zamanını kütüphanelerde geçiriyordu. Bir gece arkadaşlarının davetiyle, o dönemin amatör bir müzisyeni olan Richard Puckridge 'in konserine gitti. O dönemlerde Avrupa 'da popüler olan, içlerine farklı miktarlarda su koyularak farklı sesler ve notaların elde edildiği, kristal şarap bardaklarıyla yapılan bir müzik göterisiydi bu. Bu bardak setine "müzikli bardaklar" ve/veya "şarkı söyleyen bardaklar" denildiğini öğrendi.
Bu amatör gösterilerden, duyduğu bu sihirli seslerden keyif almaktan öte, çok etkilenen Benjamin Franklin, kısa bir süre içinde bu konuya da bilimsel düşünceler üretip, bu bardak setini bütünleşik bir enstrümana nasıl dönüştürülebileceğini tasarlamaya koyuldu.
Projesinin ilk adımı olarak bir cam ustası ile birlikte çalışma kararı aldı. Yarım küre biçiminde ve her biri biribirinden farklı büyüklük ve kalınlıklarda bir çok cam kaplar hazırlattı. Bu aşama, tahmin edilir ki, bir çok denemeler, uzun çalışmalar, sil baştan durumları kapsayan, hesaplamaların ve denemelerin arka arkaya devam ettiği birkaç yıla tekabül ederek devam etti.
Son aşamalara gelindiğinde, denemeler, hesaplar, imalatlar ve dinlemeler sonucu, 37 tane yarım küre biçiminde biribirinden hesaplı farklı büyüklük ve kalınlıklarda yaptıkları sodyum veya kurşun karışımlı cam kapların ortasına bir delik açarak, demir bir çubuğun üzerine büyükten küçüğe doğru, dikey bir biçimde yanyana monte ettiler. Bir camın konik kenarı diğerinin üzerini örtüyor ama dokunmuyordu. Birbirlerine değmemeleri için de camlar arasına mantar tıpalar koyularak, gövde demiri üzerinde sağlamlaştırıldı. Hangi yarımküreden hangi nota elde edildiğinin anlaşılabilmesi için, farklı renklerde boya (veya kurşunlu boya ?) ile şeritler çekerek bir çeşit kodlama yapıldı. Ahşap bir tezgaha monte edilmiş sistemde, cam kürelerin dizli durduğu demir çubuk, ayak pedalı ile çevrilen (eski dikiş makineleri mantığı) bir tekere bağlandı. Pedala basınca dönen büyük tekerin, etkisiyle demir çubuk ve üzerindeki cam küreleri hızla çeviriyordu. İyi bir devinimde dönen camların kenarlarına ıslak parmak dokunuşlarıyla istenilen dizilimde ve çok derin tınılar, notalar çıkıyordu. 1761 yılında enstrüman tamamlanmıştı. Bu enstrümana kendisi, glass harmonica (cam armonika) adını vermiştir. Nedeni ise armoni ya da harmoni, sözlük anlamı olarak, çeşitli sesler arasındaki kulağa hoş gelen uyum demekti.
Cam armonika 18 inci yüzyılın çok popüler bir enstrümanı oldu. Benjamin Franklin, bu yeni buluşu enstrümanı yolculuklarında yanında taşıyor, gittiği yerlerde dostlarına ufak konserler veriyor, enstrümanı tanıtıyordu. Sonraki yıllarda, kurşun bazlı cam yerine saf kristal camlar kullanarak, çok daha derin, temiz sesler elde ederek enstrümanı geliştirmiştir.
Amerikan Devrimi sırasında Fransa'yı ziyaret eden, Benjamin Franklin, 'cam armonika'yı ünlü besteciler Ludwig van Beethoven ve Wolfgang Amadeus Mozart'a tanıtmıştı. Her iki besteci de sonraki dönemde cam armonika için besteler yaptılar.

Cam armonika, farklı ortamlarda çeşitli amaçlarla akıl hastalığı tedavisi, hipnoz, psişik toplantılar gibi alanlarda kullanılmıştır. Öte yandan, son dönemlerde çeşitli yayınlar ve internet forumlarında, bu enstrüman hakkında, dinleyen bazı kişileri kötü etkilediği, depresyon, hatta delirme durumlarına yol açtığı gibi çeşitli yorumlar, söylentiler dolaşmaktadır. Ancak, sanıyorum ki bu durum şehir efsanesi gibi bir oluşum halini almıştır ; Kişiler üzerinde olumsuz etki yaptığından dolayı yasaklandığı bir dönem olmuş olabilir ama bu olumsuz etki "delirme" değil de, o dönemlerde enstrümanın popülerleştiğini düşünürsek, alkol ve bazı uyuşturucu maddelerin henüz yasak olmadığı bu dönemlerin, "tavern", meyhane gibi yerlerde verilen konser veya dinletilerde, seslerini dinleyen kişilerin "aşırı esrikleşmesi" sonucu ortaya çıkmış bir yasaklama da olabilir.
Günümüzde, yine bu yorum ve söylenceler içinde kişilerin, bu enstrümanın seslerini bir yerlerden (mesela aşağıda verilen adresler gibi) edinip dinlendiği ama bir etkisi olmadığı yorumları vardır ki ; canlı dinlemek ile, çeşitli cihazlar yolu ile dinlemek (cihazların kalitesi teknoloji desteği ile ne olursa olsun) arasında, çok büyük desibel, doğal farklılıklar olacağı göz önüne alındığında, beyhude görüşler olduğu kaçınılmazdır.
***Tchaikovsky 'nin Fındıkkıran 'ından "dance of the sugar plum fairy" suiti bile bu enstrümanla daha da gizemlidir.
06 Şubat 2010
04 Ocak 2010
The January Man
Oh the January man he walks abroad in woollen coat and boots of leather The February man still wipes the snow from off his hair and blows his hand The man of March he sees the Spring and wonders what the year will bring And hopes for better weather Through April rain the man goes down to watch the birds come in to share the summer The man of May stands very still watching the children dance away the day In June the man inside the man is young and wants to lend a hand And grins at each new comer And in July the man in cotton shirts he sits and thinks on being idle The August man in thousands take the road and watch the sea and find the sun September man is standing near to saddle up and lead the year And Autumn is his bridle The man of new October takes the reins and early frost is on his shoulder The poor November man sees fire and wind and mist and rain and winter air December man looks through the snow to let eleven brothers know They're all a little older And the January man comes round again in woollen coat and boots of leather To take another turn and walk along the icy road he knows so well The January man is here for starting each and every year Along the way for ever.
lyrics by Dave Goulder / song : Bert Jansch
30 Aralık 2009
29 Aralık 2009
19 Aralık 2009
LΛBİRENT
Oluk oluk insan akan yollar görünür, dünyanın yalnızlıklarının çatı oluklarında. O insanların aralarındaki boşluklar, beyin kıvrımlarındaki lekeler gibi bir söner bir parlar. Sızarak içine, yavaş yavaş sürtüne sürtüne hedefine varmaya çalışan ayakların üzerinde devinen gidiş gelişli aklının hülyalarında seyirtirsin. Başka seyirtmelere bulaşa bulaşa, başka seyirtmelerin başka ayaklarına, başka ayak seslerinin göğe açılı göz çarpmalarına bulaşa bulaşa... Kalabalıkların kıvrımlarında, bir an önce oradan, onlardan kurtulma ihtirasıyla tökezleyen bedenlerin savruk endişelerine çarpa çarpa, hedefsizce dolanan, sorgusuz ve gidişinin içeriksizliğini aklının derin koridorlarına bırakmış ve aslında orada o kalabalıkta değil, içine çektiği nefesle birlikte göğsünün içindeki falezlere vura vura ilerleyenler de vardır. Susturan iç denizlerinin alçak basınçlı nemini, silik beyaz gölgemsi köpükler halinde kollarının ardından savura savura giden mazinin çobanları da vardır. Bir yönsüzlüğe doğru ilerleyen ve gözlerinde irileşen dehliz geçitlerinin karanlıklarını gizlemeye çalışan üzgün insanların, bir deniz kıyısı, bir orman, ıssız bir tepeye muhtaç gölgelerinin isteksizliklerinin bu kalabalıktaki çığlıklarına da, içine düştüğü açmazlardan nasıl kurtulacağını bilemeden, soramadan, konuşamadan ilerleyen yayan yalnızları ile pür kahkaha esrik eğleşiklerin sesleri karışır durur, durmaz da akar bir de..,
03 Aralık 2009
düz durmayan düstur
Felaket tellallarının adını kötüye çıkardınız. Oysa, dünyanın insanoğlunun aşırılıklarına dayanamayacağını gösteren veriler var. Atom silahlarının yayılması, kontrolsüz üreme alışkanlıkları, kara, deniz ve hava kirlenmesi; Çevrenin ırzına geçilmesi vesaire... Bu bağlamda, açıktır ki, hayvanlar, aklı başında görüşü temsil ediyor...
Homo sapiens' in düsturu olan "Haydi alış verişe çıkalım" ise... bir delinin feryadı oluyor.
02 Aralık 2009
Eloy - V•I•S•I•O•N•A•R•Y (2009) / Illustrasyon.eloy

1971 (bazı kaynaklar 1972 demekte) doğumlu efsane müzik grubu ELOY, 11 yıl aradan sonra 20 Kasım 2009 da yeni albümünü yayınladı. En son 1998 yılında çıkardıkları Ocean 2 Albümünden bu yana sessiz kalan ve hatta öyle de kalacağı tahmin edilen Eloy, V•I•S•I•O•N•A•R•Y 'i inşa etti.
Grubunun geçmişinin üç büyük ismi, kadroda daha alışılan isimler görmek isteyenlerden biri olarak, Eloy'u Eloy yapan etkenlerden biri ; vokal Frank Bornemann, büyük basçı Klaus Peter Matziol, yine Eloy 'un sağlam albümlerinde yer almış olan klavyeci Hannes Folberth bulunmakta. Davullarda ise Bodo Schopf 'u görüyoruz. Aslında grubun geçmişinde adı geçmesine ve bu albümde yer almasına rağmen, 80 lerde grubun "sound" unu son derece etkileyip, sapmalara neden olan diğer klavyeci Michael Gerlach 'ı bu temel üç kişinin dışında tutmakta yarar var. Hatta bu albümde yer alması da endişe verici diyebilirim.
Umulur ki, özellikle Bornemann ve Matziol, bu defa müzikal öncülüğü ele alarak ve Eloy 'un Eloy olduğu 80 öncesi tınılarını bize sunacaklardır.., derken albüm çalmaya başlar..
Parçalar ;
1. The Refuge (4.54)
2. The Secret (7.45)
3. Age of Insanity (7.56)
4. The Challenge (Time to Turn, Part 2) (6.44)
5. Summernight Symphony (4.22)
6. Mystery (The Secret, Part 2) (9.00)
7. The Thoughts (1.22)
Genel anlamda irdelemek, ilgilisine ve dinleyicisine kalmış görecelikler içerse de, Visionary ile Eloy, bence beklentilerin üzerinde bir albüm çıkardı. Genel tınılar 70 lerdeki güçlü stillerinin altında ama 80 lerdeki dağınıklığın oldukça üzerinde başarılı bir albüm olmuş. Şahsen albüm, Eloy 'un iyi albümler bölümünde kesinlikle yerini aldı.
Albümde bulununan ve önceki albümlerinden Time To Turn 'ün devamı veya kendi tabirlerince cevabı niteliğinde olan The Challenge, grubun mypace in de yayınlandı.
Öte yandan, şahsi kanaatimce, The Refuge / Age of Insanity ve Mystery, özellikle dikkate alınması gereken parçalar diyebilirim. İnayetle..
1. The Refuge (4.54)
2. The Secret (7.45)
3. Age of Insanity (7.56)
4. The Challenge (Time to Turn, Part 2) (6.44)
5. Summernight Symphony (4.22)
6. Mystery (The Secret, Part 2) (9.00)
7. The Thoughts (1.22)
Genel anlamda irdelemek, ilgilisine ve dinleyicisine kalmış görecelikler içerse de, Visionary ile Eloy, bence beklentilerin üzerinde bir albüm çıkardı. Genel tınılar 70 lerdeki güçlü stillerinin altında ama 80 lerdeki dağınıklığın oldukça üzerinde başarılı bir albüm olmuş. Şahsen albüm, Eloy 'un iyi albümler bölümünde kesinlikle yerini aldı.
Albümde bulununan ve önceki albümlerinden Time To Turn 'ün devamı veya kendi tabirlerince cevabı niteliğinde olan The Challenge, grubun mypace in de yayınlandı.
Öte yandan, şahsi kanaatimce, The Refuge / Age of Insanity ve Mystery, özellikle dikkate alınması gereken parçalar diyebilirim. İnayetle..
26 Kasım 2009
22 Kasım 2009
10 Kasım 2009
Bo Hansson
Acıklı bir rock hikayesi1943 Göteborg doğumlu müzisyen Bo Hansson lokanta işleten ailesi ile birlikte Göteborg 'da yaşıyordu. 50 'lerin başında İsveç 'in kuzeyindeki Jämtland 'e taşınıyorlar. Daha sonra aile Stokholm 'e taşınırlarken ailesini kaybediyor ( kaçırılıyor ? ) ve küçük bir dağ köyünün sakinleri olan bir aile tarafından bir süre bakılıyor. Daha sonra kendi ismi, ailesinin ismi ve gideceği yer yazılan küçük bir notla beraber Stokholm 'e gönderiliyor. ( Film gibi !! ) Sonrasının tam bilgisi olmasa da, bir zaman sonra ; Gençlik döneminde yani 60 'ların ortalarında, o zamanlarda herkes gitarist olmak istiyordu ve gitar çalmak klavyeye göre daha kolaydı (elektrik gitarların amfikatör vazifesi görsün diye radyoya bağlandığı zamanlar:) ) O da müzikle ilgiliydi ve ilk gerçek grubu Slim Blues Gang olmuştur. Grubun lideri piyanist Slim Notini İsveç'in John Mayall 'ı gibiydi. Bir çok genç yeteneği bulur ve grubunda şans verirdi. Bo da bunlardan biri oldu. Daha sonra Merrymen adlı bir gruba girdi, grup İsveç 'te Rolling Stones'un alt grubu olarak çaldı ve bir İsveç radyosunun açtığı bir yarışmada plak anlaşması kazandılar. Tam bir başarı hikayesinin içindeyken, Bo gruptan ayrıldı ve kendi yolunu çizmeye başladı.
66 'da ülkeye gelen Hammondçu Jack Mc Duff'ı izleyen Hannson, hammond orga vuruldu ve yoğunca ilgilenmeye başladı. Doğaçlama yapabilir , gruba ritm tutabilir ve ayağıyla bas partisyonlarını çalabilirdi. Gitarı bir kenara birakıp org çalmaya karar verdi. Hammond o zaman daha da pahalı bir enstrümandı. Aleti çözmek için bir kaç dolap çevirmesi gerekiyordu. Plan basitti; Merrymen den arkadaşı Bill Öhrström ile birlikte müzik aletleri satan dükkanlara girip müşteri rölü oynuyorlardı. Bo klavyenin başına oturuyor ve aleti test ediyordu. Bill ise dükkan sahibini oyalıyordu. Bunu Stockholm 'de uzun süre, bir çok dükkanda denediler. Sonunda arkadaşı Bill , Bill 'in kız arkadaşı ve bazı diğer arkadaşlarının özverili yardımları ile taksitle nihayet bir Hammond alır. Kısa bir süre sonra, keşif ve heyecan dolu ilk dönemlerindeki bir konserlerinden sonra, taksitleri ödeyemediği gerekçesiyle Hammond icra memurları tarafından geri alınır. Bu onun için bir yıkım olur. Uzun zaman sonra Hammond alabilecektir. Polydor 'da yapımcı olan Bill Öhrström Bo 'yu bir çok müzisyen ile tanıştırır. Bunlardan caz davulcusu Janne Karlsson ile bir ikili oluşturup Hansson & Karlsson adı ile çalışmaya başlarlar. 67-69 arasında 3 albüm yayınlarlar. Çıkardıkları ilk albüm eleştirmenlerce halen İsveçte yayınlanan en iyi enstrümental albümlerden kabul edilmektedir. İkili İsveçi boydan boya bir çok kez turlarlar. Küçük klüplerden, büyük açıkhava konserlerine kadar bir çok yerde çalarlar. En önemli konserleri 1967 de Cream 'in alt grubu olarak çaldıkları bir konser sonrası Jimi Hendrix ile jam session yaptıkları gecedir. Hendrix, Hansson & Karlsson'un büyük hayranlarından biridir. Hatta Hansson 'un bestesi Tax Free'yi kaydeder.
1970 de Hannson, Tolkien 'in o sıralarda da çok meşhur olan "Yüzüklerin Efendisi" üçlemesi için bir albüm yapar. Bu onun ilk kişisel albümüdür. Stokholm 'deki takım adalardan birinde kiraladıkları bir kır evinde dört kanallı bir kayıt cihazıyla yaptıkları kayıtlardan sonra küçük bir stüdyoda sekiz kanala terfi ederler. Miksajları İsveç ulusal radyosunun sütdyolarında yapılır. Albüm çıkar çıkmaz büyük başarı kazanır. İsveç radyosundaki gençlik programının tanıtım müziği olur. O yıllar Bo Hannson'un en yaratıcı periyodudur. Stokholm 'deki kır evinde kaydettikleri diğer parçaları, Ur Trollkarlens Hatt ,1972 (Magician's Hat) isimli ikinci albümünde kullanılır. Bo Hannson'un bir özelliği de solo olarak küçük bir kaç konser dışında hemen hemen hiç bir konserde yalnız çalmamış olmasıdır. Bir kaç kez Fläsket Brinner'in ( Yanan bedenler !! ) konserlerinde eşlikçi olarak yeralmıştır. 1975 de üçüncü albüm (benim en sevdiğim) Attic Thoughts yayınlanır. Kebnekajse gitaristi Kenny Håkansson ile çalışan Hansson bu albümde daha deneyseldir. 1977 'de yine Kenny Håkansson ile Watership Down albümünü çıkarır bu albüm sonrası 1985'e kadar sessiz kalan büyük klavyeci, son albümü olan Mitt I Livet 'den (hayatın ortasında) sonra hiç bir albüm çıkarmaz.
66 'da ülkeye gelen Hammondçu Jack Mc Duff'ı izleyen Hannson, hammond orga vuruldu ve yoğunca ilgilenmeye başladı. Doğaçlama yapabilir , gruba ritm tutabilir ve ayağıyla bas partisyonlarını çalabilirdi. Gitarı bir kenara birakıp org çalmaya karar verdi. Hammond o zaman daha da pahalı bir enstrümandı. Aleti çözmek için bir kaç dolap çevirmesi gerekiyordu. Plan basitti; Merrymen den arkadaşı Bill Öhrström ile birlikte müzik aletleri satan dükkanlara girip müşteri rölü oynuyorlardı. Bo klavyenin başına oturuyor ve aleti test ediyordu. Bill ise dükkan sahibini oyalıyordu. Bunu Stockholm 'de uzun süre, bir çok dükkanda denediler. Sonunda arkadaşı Bill , Bill 'in kız arkadaşı ve bazı diğer arkadaşlarının özverili yardımları ile taksitle nihayet bir Hammond alır. Kısa bir süre sonra, keşif ve heyecan dolu ilk dönemlerindeki bir konserlerinden sonra, taksitleri ödeyemediği gerekçesiyle Hammond icra memurları tarafından geri alınır. Bu onun için bir yıkım olur. Uzun zaman sonra Hammond alabilecektir. Polydor 'da yapımcı olan Bill Öhrström Bo 'yu bir çok müzisyen ile tanıştırır. Bunlardan caz davulcusu Janne Karlsson ile bir ikili oluşturup Hansson & Karlsson adı ile çalışmaya başlarlar. 67-69 arasında 3 albüm yayınlarlar. Çıkardıkları ilk albüm eleştirmenlerce halen İsveçte yayınlanan en iyi enstrümental albümlerden kabul edilmektedir. İkili İsveçi boydan boya bir çok kez turlarlar. Küçük klüplerden, büyük açıkhava konserlerine kadar bir çok yerde çalarlar. En önemli konserleri 1967 de Cream 'in alt grubu olarak çaldıkları bir konser sonrası Jimi Hendrix ile jam session yaptıkları gecedir. Hendrix, Hansson & Karlsson'un büyük hayranlarından biridir. Hatta Hansson 'un bestesi Tax Free'yi kaydeder.
1970 de Hannson, Tolkien 'in o sıralarda da çok meşhur olan "Yüzüklerin Efendisi" üçlemesi için bir albüm yapar. Bu onun ilk kişisel albümüdür. Stokholm 'deki takım adalardan birinde kiraladıkları bir kır evinde dört kanallı bir kayıt cihazıyla yaptıkları kayıtlardan sonra küçük bir stüdyoda sekiz kanala terfi ederler. Miksajları İsveç ulusal radyosunun sütdyolarında yapılır. Albüm çıkar çıkmaz büyük başarı kazanır. İsveç radyosundaki gençlik programının tanıtım müziği olur. O yıllar Bo Hannson'un en yaratıcı periyodudur. Stokholm 'deki kır evinde kaydettikleri diğer parçaları, Ur Trollkarlens Hatt ,1972 (Magician's Hat) isimli ikinci albümünde kullanılır. Bo Hannson'un bir özelliği de solo olarak küçük bir kaç konser dışında hemen hemen hiç bir konserde yalnız çalmamış olmasıdır. Bir kaç kez Fläsket Brinner'in ( Yanan bedenler !! ) konserlerinde eşlikçi olarak yeralmıştır. 1975 de üçüncü albüm (benim en sevdiğim) Attic Thoughts yayınlanır. Kebnekajse gitaristi Kenny Håkansson ile çalışan Hansson bu albümde daha deneyseldir. 1977 'de yine Kenny Håkansson ile Watership Down albümünü çıkarır bu albüm sonrası 1985'e kadar sessiz kalan büyük klavyeci, son albümü olan Mitt I Livet 'den (hayatın ortasında) sonra hiç bir albüm çıkarmaz.
Son dönemlerde, albümlerinin remastered kayıtları da piyasaya çıkmıştır.
(Bu Blog 'un sağ tarafındaki radyo bölümünde bir kaç parçası, ilgilisine mevcut.)->
1972 Lord of the Rings, Charisma (originally released in Sweden as "Sagan om ringen" in 1970)
1974 Magician's Hat, Charisma (originally released in Sweden as "Ur trollkarlens hatt" in 1972)
1975 Attic Thoughts, Charisma (released in Sweden as Mellanväsen)
1977 Music Inspired by Watership Down, Charisma (released in Sweden as El-Ahrairah, YTF)
1985 Mitt i livet, Silence Records (released only in Sweden)
Håkan Lahger'in yazdığı makaleden çeviri.
Cenk Akyol ' a ( http://www.terraborboletta.blogspot.com/ ) teşekkürler.
28 Eylül 2009
26 Eylül 2009
Siyah Nehir
siyah bir nehir akar, kalbimin denize ulaşamayan deltalarında.. siyah bir melek yüzer ve ben ona ağıt yakarım içten içe.. bir kor olur, yanar durur ağaçlar, aydınlığa uçar kelebek bulamaz.. cennetin bir köşesine sığınmak için, atlarım siyah nehrin zarif gecesine.. ama hiç bir zaman hiç bir zaman açamam gözlerimi.. aydınlığa uçar kelebek bulamaz..
16 Eylül 2009
Çımacı
Denizcilikte, halat ucu anlamındaki 'çıma' yı, kâh iskeleye, kâh gemiye atan, bağlayan, savuran, kimi zaman gemiyi karaya düğümleyen, kimi zaman bırakan, karadan vapura gemiden karaya köprüler ve anlamlar kuran, tahta sürgülü demir korkuluklu köprüsünden herkesin geçmediği, yolcu vapurlarında sık rastlanan iskele yalnızlığının, hayatı kazanma ve görev gibi anlayışların insanla birleşen kelimeleşmiş hali.Her hava şartında, iskele kenarında kimsenin umursamadığı bir karaltı gibi durur, oysa koca gemiyi bağlayandır iskele babası denen iskelelerin muhtelif yerlerinde bulunan demir kafalara... Sonra bir de hızlı hareketlerle tahta köprüleri sürüverir o demir kafaların şehri taşıyan ağırlaşmışlıklarından vapurun karnındaki düşüncelerin ayaklarına. Gemi sanki istemez karaya yapışmayı, arkasından deniz çeker gibi uzaklaşır hafifçe ve işte o sırada gerilir çımacının kalın ipleri ; Öyle ki o yüzden hep sökük sökük, lif lif duruşu görülür gerildikçe halatlar., vapur kusar içindeki kalabalığı önce, sonra şehir bir daha kusar vapurun içine, refüze edilmiş kalabalıklar birbirine karışır deniz ile şehir arasında.
Denizşehri olan diyarlardaki her ayak izinde, her seferde boynuna dev halatlar geçirilmiş iskele kafalarının infazî feryatları kalır, o yüzden gövdeleri tuz ve martı gırtlağıyla bezeli gemiye binmiş ve gemiden inmiş her beden, biraz acı bir hikaye bulaştırır şehre. Her çımacı çımacı değildir iskeleye ilk vardığında, yavaş yavaş çımacılaşır. Denize evrilen aklını taşıyan gözleri deniz fenerine dönüşür ağır ağır, martı çığlıklarıyla beslenir artık çay bardağı. Aklı, düşünceleri, kafası çımacılaştıkça; Kalabalıklardaki her bedendeki giysileri her giysideki ipleri görür. O yüzden elleriyle değil tüm bedeniyle bir anda kavradığı halatları bütün insanların düğmelerinden de geçiriverir. Kimisini denize iliklerken, kimisini dönmemecesine karanın iskele babalarına, o hergün halatlarla boğulan kafalara mıhlayıverir, kimse farketmez, vapurdan iskeleye sürdüğü tahta köprüyü tekmeleye tekmeleye geçen fütursuz deniz yolcuları da...
Bu deniz yolcuları dikkatle bakıldığında aslında hiç de deniz yolcuları değildir. Tek dertleri bir kara(nlık) dan bir kara (nlık) ya geçmektir. O yüzden deniz değil düpedüz kara yolcularıdır onlar. Gittikçe denizden uzaklaşan kara yüzleri ve durmadan çalan cep telefonları eşliğinde sakil bir alay gibi geçer giderler eze eze denizleri.. Acıyla bir bağırır ki gemi, sesi iskele ötesi şehrin tepelerinde iki kez yankılanır ve her gece çımacı, halatlarını deliğinden geçirdiği dev iğneleri kendine batırır.
İşte, iskelenin feryatlarında debelenip duruyor gibi gözükse de çımacı, gişedeki deniz hatları görevlisinden, iskelede bekleyen tüm yolculardan, vapurun derinliğindeki çarkçıbaşıdan ve hatta kaptandan bile daha denizdir.. Tuzludur elleri kolları, denizi denizden bakarak görür, karada duran bir deniz eskisidir çımacı, daha da eskiyenleri de deniz neferi.. İşte çımacı her gönderdiğinde gemiyi ve yalnızlığında iskelenin, o izlere bakarak içer çayını ; Uzak uzak gemilere atarak çımasını.
Denizşehri olan diyarlardaki her ayak izinde, her seferde boynuna dev halatlar geçirilmiş iskele kafalarının infazî feryatları kalır, o yüzden gövdeleri tuz ve martı gırtlağıyla bezeli gemiye binmiş ve gemiden inmiş her beden, biraz acı bir hikaye bulaştırır şehre. Her çımacı çımacı değildir iskeleye ilk vardığında, yavaş yavaş çımacılaşır. Denize evrilen aklını taşıyan gözleri deniz fenerine dönüşür ağır ağır, martı çığlıklarıyla beslenir artık çay bardağı. Aklı, düşünceleri, kafası çımacılaştıkça; Kalabalıklardaki her bedendeki giysileri her giysideki ipleri görür. O yüzden elleriyle değil tüm bedeniyle bir anda kavradığı halatları bütün insanların düğmelerinden de geçiriverir. Kimisini denize iliklerken, kimisini dönmemecesine karanın iskele babalarına, o hergün halatlarla boğulan kafalara mıhlayıverir, kimse farketmez, vapurdan iskeleye sürdüğü tahta köprüyü tekmeleye tekmeleye geçen fütursuz deniz yolcuları da...
Bu deniz yolcuları dikkatle bakıldığında aslında hiç de deniz yolcuları değildir. Tek dertleri bir kara(nlık) dan bir kara (nlık) ya geçmektir. O yüzden deniz değil düpedüz kara yolcularıdır onlar. Gittikçe denizden uzaklaşan kara yüzleri ve durmadan çalan cep telefonları eşliğinde sakil bir alay gibi geçer giderler eze eze denizleri.. Acıyla bir bağırır ki gemi, sesi iskele ötesi şehrin tepelerinde iki kez yankılanır ve her gece çımacı, halatlarını deliğinden geçirdiği dev iğneleri kendine batırır.
İşte, iskelenin feryatlarında debelenip duruyor gibi gözükse de çımacı, gişedeki deniz hatları görevlisinden, iskelede bekleyen tüm yolculardan, vapurun derinliğindeki çarkçıbaşıdan ve hatta kaptandan bile daha denizdir.. Tuzludur elleri kolları, denizi denizden bakarak görür, karada duran bir deniz eskisidir çımacı, daha da eskiyenleri de deniz neferi.. İşte çımacı her gönderdiğinde gemiyi ve yalnızlığında iskelenin, o izlere bakarak içer çayını ; Uzak uzak gemilere atarak çımasını.
...derken
12 Eylül 2009
10 Eylül 2009
Altan Urag / Moğol Folk Rock
Altan Urag / Rakh II
Türk lerin ata toprakları olan, Türkçe’nin ilk yazılı kaynaklarının; Türk adının geçtiği ilk Türkçe metinlerin varolduğu, Orhun Abideleri, Bilge Kağan, Kül Tigin, Tonyukuk yazıtlarının bulunduğu diyar ; Moğolistan ın 2004 başlangıçlı, genç nesil folk rock grubu Altan Urag.
İsmi Cengiz Han yazıtlarında geçen "Tahtın Varisi" anlamına gelmekte. Yaylılar ve vurmalıların ağırlıkta olduğu kalabalık bir ekipten oluşan Altan Urag, Moğol müziğinin özgün enstrümanlarına, batı enstrümanlarının da eşlik ettiği başarılı icraatlar sergileyerek, Moğol topraklarının müziğini evrensel yorumlamaktalar.
2008 yılının oscar ödüllerinde en iyi yabancı film dalında aday olmuş ve ülkemizde cengiz han adıyla gösterime girmiş mongol adlı filmin müziklerini yapmışlardır. Esas adı Made in Altan Urag olan bu albümde neofolk müzik sevenler için bir çok güzel parça mevcut.
Şimdiye kadar foal's been born [2004] made in altan urag (mongol original soundtrack) [2006] adlarıyla biri film müziği olarak iki albüm çıkarmış grup, daha da üretken olacağa benzer.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




