Labels

Defterî (44) Edebî (49) Fotoğraf (13) Grafik (29) Însan (40) Malûmat (7) Mûzik (71) Tasarınâme (9)

03 Eylül 2009

incinmeyen karıncalar

Kimilerinin kendilerini veya yakınlık duydukları birilerini övgü ile dile getirmek için kullana geldiği doğa parçacıkları, -kısaca, çoğunlukla kendilerinden küçük canlılar diyelim-, neredeyse deyimleştirilmiş bir şekilde varlığını halen sürdürmekte. Muhtemelen dilin tarihi kadar eski olabilecek bu çıkarcı betimlemeler, esasında içinde hiçbir mantığı olmayan, kişilerdeki bencillik dağlarını daha da kabartan cümlelerden ibaret. Duygusal bir yanı varmış gibi gözüken ama sonu cinayete kadar vardırılabilecek yapıları olan bu cümleler seslendirilirken, dili süsleme zoruyla sarf edilen sözümona duygusal tonlamalar ve üstüne mimikler de eklenince daha da tuhaf bir hal alıyor.
Çoğunlukla kişilerin diğer kişiler için kullandığı bu konuşmaları bir de bazıları kendileri için birebir kullandıklarında ise, durum tam anlamıyla ego yağmuruna dönüşüyor. Tabi konuşmacı karşısında, bunları duyan veya dinleyenlerde de; onaylayan yarı hüzünlü sevecen kafa sallamalar, çok şaşırtıcı bir şey duymuş gibi şaşkın şaşkın bakmalar, “böyle insanlar da az bulunur” tavrıyla olaya hakim ve anlamış duruşlar, eğer iki kişiden fazla bir ortamsa devamı niteliğinde başka başka cümleler çıkarmalar, peşi sıra bakışmalar, fısıldaşmalar da takip ediyordur. Bir de bu ego yağmurunda şemsiyesiz boş boş bakanlar da oluyordur elbet.
Kendisinden bahsetmeye pek eğilim gösteren insan türünün, çoğunlukla kendince ve çevrelendiği değerlerce, hoş duruşu olan yanlarını dile getirmesi de buna paralel tavırlar içinde sayılabilir.
Sevgi, hassasiyet, duygusallık gibi insani ve ruhani iyi olduğu öngörülen vasıfların, kişilerdeki hayat buluşlarının ifadesi için, insan karşısında aciz olan diğer canlıların neden kullanıldığı ise; yine sonu yoketme eylemine varan bencillikte gizleniyor. Özellikle hassas ve insancıl denilen kişilerin bu iyi niyetli hareketleri, bir öldürme öldürmeme fiiliyatına bağlanıyor. Kendinden küçük canlıların, daimi öldürülesi bir durumları varmışçasına, -bir tabir olarak- katli vacipmişçesine bir tavırla, bir ot bile koparamamak, karıncayı bile incitmemek, yolda salyangoza dahi basmamak, hatta işi daha da derinleştirerek klasikleşmiş deyimlere deyim eklercesine, bir akrep bile öldürememeye kadar varmakta.
İnsanın bir karıncayı öldürmesi çok olası, hatta normal bir şey de aralarında bazıları var ki onu dahi yapmıyor. Ne büyük başarı, ne büyük varoluş.
*/*/*
Topluluğu içerisinde hassas, insancıl, duygusal, nazik ve benzeri sıfatlara yakıştırılan ya da daha iyimser olarak çevre bilsin bilmesin kendileri böyle olan kişilerin, kendi egolarını akıllarına bile getirmeyip, (yani kendinden bahsetmeyen karınca incitmezleri düşünelim) tümüyle yalnız başlarına yapageldikleri bu küçük özgün hareketleri kendi özgür iradelerinden kıskıvrak yakalanıp onun tüm yaşamına, karakterine yapıştırılabiliyor. İkinci şahıstan birçok şahıslara doğru yola çıkan böylesi methiye cümleleriyle birleştirilen bu kişinin içindeki kişi ile anlatılan kişi arasında tuhaf bağlar kuruluyor. Bir kişinin “o kadar iyi biridir ki” olması, ufak hayvan katliamlarına, olası cinayetlerine bağlanıyor. Ortaya bu cinayetleri işleyen insanların iyi ama biraz umarsız, işlememek için çaba sarfedenlerin de mükemmel olduğu sonucu çıkartılıyor.
*/*/*
karınca dedi ki : “o karıncayı bile incitmez” ama .. piknik yapmaya gittiğinde en karıncasız yeri seçer … dönerken çöplerini bırakır / … ama ıstakoza bayılır… / ama bir ömür boyu insanların kafasına basar, yakın çevresine manevi eziyet eder, gün gelir dönüp onlara ben sizin için çabaladım hep ! diyebilir.. “
***karıncaya basmamaya çalışan birinin iyilik oranı onun görünen kısmının izdüşümü.

07 Ağustos 2009

bahadır akkuzu


Ekspresten bir kişi daha indi.., karanlık, sessiz bir istasyona...

sysphos..






1955/2009

30 Haziran 2009

çocuklar artık hayal kurmuyor...

Semtimizin tek caddesindeki sıra sıra bütün 'apartman'lar eski, kararık yüzlüyken, Hacıbekir'in olduğu söylenen ve yeni yapılmış o apartman elbette yeni yüzlü, ama ötekilere, kararık yüzlülere oranla daracıktı. Bu yüzden olacak, büyüklerimiz onu, Hacıbekir'in lokum kutularına benzetirlerdi.
Kadıköyü'ndeyken çarşıdaki pastanesinden, sonra Cihangir'e taşınınca, ancak Bahçekapı'ya gidişlerimizde Bahçekapı'daki şekercisinden lokumlar, çiftekavrulmuşlar, akide şekerleri, bademezmeleri aldığımız Hacıbekir'in apartman sahibi olmasını yadırgar; onun, yalnızca çok sevdiğimiz şekerlerin, şekerlemelerin varlığı bizce meçhul yaratıcısı olmasını isterdim.
Öyle ya, bir rüya ikliminden çıkagelmiş güllü, fıstıklı, bademli lokumlar, sakızlı, tarçınlı, portakallı, naneli akide şekerleri, herhangi bir apartman sahibinin marifeti olabilir miydi ? Hacıbekir'i mağrur ev sahibemiz Sabahat Hanım'la onun bir hayli çekindiğimiz kocası Nihat Bey'le ya da tanıdığım böbür böbür başka apartman sahipleriyle bir tutmak, apaçık kalbimi kırıyordu.

Selim İleri / Şadiye Sultan ~ giriş...

28 Haziran 2009

nick drake...

İçedönük ses tonu kendi hikayesidir; Sakin, utangaç, karamsar... Akustik gitarından çıkardığı sesleri sadece kendisi gibi ; Bir gitar ama birçok gitarmış gibi dışavurumlar., Gitarının akordunu "kuralmış gibi sabit fikirle bilinen akord tekniği" nin aksine do sol do fa do fa (c, g, c, f, c, f) olarak çeker. (bazen başka başka da yapar) Bu akort nefis bir ses dizilimdir ; river man bunun en güzel örneğidir. Yirmiyedilik kısa yaşamında üç albüm ve bir de enstrümantal parçalarına kıyamadığı için albüme koymak yerine bir kalemde silen... Çekici armoni dizilimlerinin içinde dolaşan şair...
Kürsülere çıkmak istemeyen, çok az sahneye çıkmış (fairport convention), stüdyoda gözlerden sakınmak için çoğun duvara ya da gözsüz bir yere dönüp çalmış, söylemiş ; kayıt yaparken önce gitarını çalan sonra üzerine seslendiren... Pek evden çıkmayan, az arkadaşı olan, dünyayla boşandığı gün Bach' tan brandenburg konçertoları nı dinlemiş, başucunda da Albert Camus 'un "Sysphos Söyleni" ni, odasının penceresinde de o hüzün ağacını bırakmış, tınılarının ben ve insanlar tarafindan takdir edilmeye başlamasından 20/30 sene kadar önce ölen şairane müzisyen...
Please give me a second grace Please give me a second face Ive fallen far down The first time around Now I just sit on the ground in your way...

30 Mayıs 2009

görme biçimleri...

Reklamlarla her birimize bir nesne daha satın alarak kendimizi ya da yaşamlarımızı değiştirmemiz önerilir.
Reklam der ki; Aldığınız bu yeni nesne, sizi bir bakıma daha zenginleştirecektir – aslında o nesneyi almak için para harcayarak biraz daha yoksullaşacak olsanız bile!
Reklam, yüzeysel görünüşü değişmiş, bunun sonucu olarak kıskanılacak duruma gelmiş insanları göstererek bizi bu değişikliğe inandırmaya çalışır. Kıskanılacak durumda olmak, çekici olmak demektir. Reklam çekicilik üretme sürecidir.

(...) Alıcıya satmaya çalıştığı ürünle ya da olanakla çekicilik kazanmış olan kendi imgesini yansıtır. Bu imgeyle alıcıda, kendisinin gelecekte olabileceği durumu özleten bir kıskançlık uyandırır. Bu kıskanılası Ben'i yaratan nedir öyleyse? Başkalarının duyduğu kıskançlıktır elbette. Reklam, zevk değil mutluluk vaat eder bize: dışarıdan, başkalarının gözüyle görülen bir mutluluk. Kıskanılmanın getirdiği bu mutluluk da çekicilik yaratır.

Kişisel notum: Bencilliğin sınırları yoktur. Ego, yaşam ihtiyaçları ötesinde dağlarca kabarmaktadır. İnsan kendi ego dağlarında küçük ben merkezli mutluluklarını büyük sayarak yitip gitmektedir.

29 Nisan 2009

bir ses duydum !!

Üç işadamı Chicago'da, binaların arasında kaybolmuş olan bu kentin ne kadar görkemli olduğunu aralarında konuşuyorlarmış. İçlerinden biri kızılderili kökenliymiş ve bir an durup ''bir cırcır böceği sesi !!'' demiş. Trafik karmaşası ve insanların koşuşturması göz önüne alındığında bir cırcır böceğinin sesini duymanın neredeyse imkansız olacağını düşünen diğer iki iş adamı arkadaşlarıyla dalga geçmeye başlamışlar. Derken cırcır böceğinin sesini duyan adam, hemen yanıbaşlarındaki, belediyeler tarafından sınırılandırılmış küçücük çim birikintisine eğilmiş ve cırcır böceğini eline alıp diğer arkadaşlarına göstermiş. O sırada yere düşen bir bozuk paranın sesi duyulmuş civarda. Orada bulunan herkes önce ceplerini yoklayıp sonra yere bakınmaya başlamışlar...

22 Mart 2009

1938 - 10 Mart 2009 Ganime Sevgi Yılmaz
Anneciğim, seni sevgiyle anıyoruz...

10 Mart 2009

öte umutlar

High Hopes - Pink Floyd
ufkun ötesinde, gençken yaşadıgımız yerde... mıknatıslar ve mucizeler dünyasında... düşüncelerimiz başıboştu, sürekli ve sınır tanımaz bir şekildebaşlamıştı, ayrılık çanları çalmaya... geçitte ve uzun yol boyunca buluşuyorlar mı, hala kesişme noktasında... bir grup vardı, paçavralar içinde ayakizlerimizi takip eden, kaçan, zaman düşlerimizi almadan önce bizi toprağa baglayan sayısız küçük yaratıgı geride bırakıp yavaş bir çürüme tarafından tüketilen bir hayata giden...çimen daha yeşildi,ışık daha parlaktı dostlar etrafında mucize gecesinde... ardımızda yanan köprülerin közlerine bakıyoruz diğer tarafın ne kadar yeşil oldugu ilişiyor gözümüze... adımlarımız ileri atılıyor, ancak uykumuzda geri yürüyoruz, sürüklenerek bir iç dalganın gücüyle... daha yükseklerde sakin bir bayrakla ulaştık düşlenen dünyanın baş döndürücü dağlarına sonsuza dek arzu ve tutkuyla yüklü bir açlık daha var doyurulmamış yorgun bakışlarımız hala başıboş geziniyor ufukta çakılıp kaldığımız halde bu yolun üzerinde defalarca... çimen daha yeşildi,ışık daha parlaktı tat, daha tatlıydı mucize gecesinde dostlar etrafındaş afak sisi ışıldıyordu su akıyordu sonsuz nehir sonsuza dek, daima

28 Şubat 2009

29 Şubat

Ben de bilmiyorum, önümüzdeki şubatın yirmisekiz mi, yirmidokuz mu çekeceğini... Yirmidokuz çekecekse, bana da haber ver. Unutmayalım o gün, dört yılda bir doğumgünü olan dostumuza, küçük bir hediye göndermeyi.

22 Şubat 2009

yalancı deniz


Elimde değil
Bilakis yine yalancı deniz
Ama dürüstçe köpürdü sana
Kanatlarımı anlatırken
Cüretkar ama aldatıcı bulutlar
Ne kadar gürültü yapıyorlar
Elimde değil
Ne bir çiçek ne bir kelebek tertemiz

Görür gözler
Cücelenirken iskeleler
Çımacı rolüne giyinirken cüceler
Ama yalan bile değil yalancı deniz
Yalan kadar doğru değil

Gizlice dinle beni
Dalgaları duyarcasına
Ey yalancı deniz !
Ege suyudur sana hediyem
Elimde değil
Ne bir zerre ne bir yosun ne bir kefen

Elimden değil
Bilakis yine yalancı deniz

97

18 Şubat 2009

bir kıyının ölümü...

kendine gömülen sesi eridi
dürülürken gizledi seyrini
sırtında tuzlu gülüşlerin
çalakürek mahir sesleri...

geride bile kalmayacak ki
tütün kokulu ağ düğümleri
gizli kumunda ayak izleri
zamanın köpüklü zembereği

geride kalan, bir kıyının
içimdeki şiirsiz ezikliği
tek tük martı kırıntıları
geçmişin manzarasız tarihi

gözlerimde tuzlu akıntısı
alaboralı eğri dutları
canhıraş geçer üzerimden
yorgun kürekli tabutları

23 Ocak 2009

dört küçük not...

Denizleri dökülmesin diye, kimi atlasların duvara asılmadığı doğrudur.
Ama sanmıyorum doğru olsun, ağaçların soğuk kış günlerinde, kabuklarının altına pazen giydikleri...
* * *
Ben de bilmiyorum, önümüzdeki şubatın yirmisekiz mi, yirmidokuz mu çekeceğini... Yirmidokuz çekecekse, bana da haber ver. Unutmayalım o gün, dört yılda bir doğumgünü olan dostumuza, küçük bir hediye göndermeyi.
* * *
Bana sorup durduğun o iki dizeyi buldum sonunda. Karaşın bir şairmiş o iki dizenin sahibi : "Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır/Bütün sınıf sana çocuk bayramında zarfsız kuşlar gönderecek"
Unutmadan, bu iki dizeyi defterine yaz istersen. İstersen ezberine yaz. İstersen unut. Nasılsa daha çok okuyacağız orta ikiden terk çocuklar şairini...
* * *
Ama mesela şeyi unutma... Neyi unutma biliyor musun, pencereden sokağa bakmayı... Sabahları kalktığında ve o güzelim akşamüstleri...
yıldızlı atlas / burhan eren

18 Ocak 2009

mine 'nin kahve telvesi


Fincan, çevrilip kapatılmadı, öyle de düşünülmedi ; yalnızca içerken kahveyi...

03 Ocak 2009

Üzgün

“Çokluk üzgün bir görünümleri vardır hayvanların,” diyerek konuşmasını sürdürdü. Hermine. “Bir insan pek üzgünse, dişi ağrıdığı ya da para kaybettiği için değil, her şeyin gerçekte nasıl, yaşamın nasıl bir şey olduğunu hissettiği için üzgünse, gerçekten üzgün demektir, işte o vakit biraz hayvana benzer, o zaman üzgün görünür, ama her zamankinden daha gerçek ve güzeldir bu üzüntü. Öyleydi işte; senin de Bozkırkurdu, ilk gördüğümde böyle bir halin vardı.”
bozkırkurdu 'ndan alıntı / herman hesse