Labels

Defterî (41) Edebî (49) Fotoğraf (13) Grafik (28) Însan (40) Malûmat (7) Mûzik (60) Tasarınâme (9)

06 Ekim 2020

Altı telli yollar

Daha duyar duymaz zihnimdeki minör duygulu majörü yerinden kıpırdattığını birlikte görmüştük. Topladığım soloları çantamı açmaya fırsat bulamadan, apar topar ceplerime tıkıştırırken sese doğru akarcasına adımlıyordum dünyayı. Öyle ki; Reminör'ü benim parmaklarımdan yankılanıyor gibiydi yıllar öncesinden, bir köşesine oturduğum Bahçe'den. Oradan ta bu ana uzanıp bana değmeyi başarabilmiş bu tınıların altı telli iletişim ağına direkler çakmaya başladım.



29 Ağustos 2020

Araf Atı

 Bu öyküm, Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi'nin #132. sayısında yayımlanmıştır.

“Araf’ta olduğumu kendimden daha fazla gizleyememekten endişeliyim. Çok uzun zamandır büyük bir ustalıkla başarıyordum bunu.”
Onun bu sözlerini duyduğumda masadaki ses kayıt cihazının çalışıp çalışmadığına bir kez daha bakmıştım.

Bundan yıllar önce, henüz yirmi beş yaşıma yaklaştığım dönemde bir akrabamın özel psikiyatri kliniğinde ofis işlerine yardım amaçlı çalışmaya başlamıştım. Daha doğrusu babamın kuzeni olan Dr. Özgün Gören Hanım, yardımcısı işten ayrıldığından dolayı geçici bir süre ofisle ilgilenmem için bizden bunu rica etmişti. Çünkü Özgün Hanım, aynı zamanda hastanede çalışmaktaydı ve haftanın bazı günleri, randevu saatlerini kaçırmamak üzere özel kliniğine uğrayabiliyordu. Aslında geçen kış klinikte çalışmaya başlayan bir stajyeri de vardı: Cihan. Fakat o da idealist bir öğrenci olarak, stajını daha yararlı bir şekilde tamamlayabilmek için, hocanın da isteği üzerine, kendisinin yanından ayrılmıyordu. Ben, önceki sene mezun olduğumdan beri babamın yayınevinde grafik tasarımcılığı ve dizgi işlerini yapmaktaydım. 2002 yılının bahar zamanıydı. Yayınevindeki işlerimi başka bir yerde de sürdürebilme imkânımdan dolayı, doktor hanımı kırmak istememiş, ricasını kabul etmiştik. Yıllar yılı alışık olduğum yayınevi ofisinin günlük hareketliliği ve ortamından daha farklı bir ortama geçeceğim için bu teklif benim de ilgimi çekmişti. Şehrin hengâmesinin orta yerinden, Cağaloğlu’ndaki şirket hayatından bir anda, tepelerde, ormanlarla çevrili bir bölge olan Yakacık’taki kliniğin sakin ofisine geçmek, benim için de meslekî bir tatil olacaktı. Kliniği daha önce birkaç kez görmüştüm ve o bölgeye her gidişimizde birçok kentli gibi, hemen bir dinginlik havası çevremi sarardı. Bizim ev de şehrin karmaşasının içinde olduğundan, oralara gittiğimde o sınırlı zamanlarda derin derin nefes alıp havasını içimde biriktirmek isterdim.

Çalışma hayatında düzeni ve istikrarı seven birisi olduğum için, sabahları erken ve aynı saatte kliniği açıp, basit temizlik işleri, kahve hazırlama ve kahvaltı gibi rutin işlerimi yaptıktan sonra, günlerimi bilgisayarımın başında kendi işlerimle meşgul olarak ve gün içinde gelen birkaç telefona bakıp, gerekli notları alarak geçiriyordum. Zaman zaman hocanın kütüphanesindeki kalınca kitaplara göz gezdiriyor, balkondan manzaranın tadını çıkarıyor ve ikindiden sonra da ofisi kapatıp oradan ayrılıyordum. Doktorun özel hastası da fazla sayılmazdı. Kendisi de bu sayının artmasını istemiyordu; başvuru için arayan ya da uğrayan yeni ziyaretçilere, yoğunluk nedeni ile randevu kabul edilemediğini açıklamamı tembihlemişti. Listesinde yaklaşık yirmi hastası vardı ve en geç başvuranı iki sene öncesi tarihliydi. Bu hastaların bazıları; haftada bir gün tek seans olmak üzere kliniğe gelirken, bazıları on beş gün, bazıları ise ayda bir şeklinde rutin randevu kayıtları tutulmuştu. Zaman zaman bu randevularda, hastaların özel işleri ya da doktorun günlük iş seyrinin değişmesi nedeniyle gün ya da saat kaydırma gibi küçük değişiklikler yapılıyordu. Açıkçası benim de ofis içerisinde psikiyatri adına yaptığımı hissettiğim en ciddi işler de bu notları alıp, çizelgenin düzenini ve yapılan değişiklikleri Özgün Abla’mla paylaşmak oluyordu.

Tepedeki orman içindeki bu güzel manzaralı klinikte sekiz ay geçirdim. Size bu süreçte orada yaşadıklarımdan, karşılaştığım insanlardan ya da onların olaylarından bahsetmeyeceğim. Şehre, denize ve ufkundaki adalara kuş yüksekliğinden bakan kliniğin balkonunda, günlük tadında olmasa da kısa şiirlermiş gibi aldığım bazı notları zaten bloğumda yayınlamıştım. Benim burada sunmak istediğim başka bir şey var: Okumaya devam etmek istersen burada anlatayım...

Ellerin raydan kayarken...

18 Ağustos 2020

Usanmasın...

Koşa koşa kaçarken süklüm püklüm göründüğümü belirleyen gözlerin hiç usanmasın. Ben göremesem de bileyim; senin bir yerlerden bakışlarını düğümlediğini. Bu çöl, dizlerinde dursun senin; kum fırtınaları silmeden ayak izlerimi gergefinde nakışladığın... Biz ördük bu çölü uzak sınırları sularla çevrili, daha da derinlerine kaçmak için nice oldu, ömrümüzün taç yapraklarını sereli. Şimdi yalnız bir gölgeymiş gibi görünüşüm sana değil! Çekilmişsem uzaklığına ve küçülen bir nokta gibiysem de, ıssız esintili yamacındayım, halimden belli! Eklem bacaklı dertlerimle hemhalsem de bir çöl ağacı gibi dirençle uzandığımı gören gözlerin bu rüyadan uyanmasın.



09 Temmuz 2020

Bir yerlerden...

Kenar notlarımı topluyorum şu sıralar. Kıyı masallarını, köşebaşı ıslaklıklarını; giryezar manzaralara atıfta bulunan arızalı kelimeler... Birkaç atılgan mısra, cilalı kafiye, kağıtların buruşukluğuna göz kalemleri akmış ölçüsüz heceler. "Bir "Hıçkırıklar Novellası" çıkabilir mi bundan? diyorum kendi kendime ya da "Yüksek Gözyaşı Mahkemesi İddianamesi". Sağda solda, çekmecelerde, kitap aralarında, eski bir çantanın kıvrılmış köşesinde, rutubetli zindan duvarı yazıları. ... ... Pencerelerden de dökülüyor eski buğulardan birkaç satır, belli belirsiz okunuyor bazıları arada bir gelen kuşların kanatlarına bulaşmış belli, dağılıp gitmiş hepsi... Büyük bir maden değil, çok önceleri talan edilmişliğiyle tahtaları hala dayanıyor olabilir. Çekip çıkarken dışarı, kapı menteşelerine sıkışmış karşılamaları görüyorum bir an, "hoşgeldin" leri, selamları... Kendi başlarına senfonidir onlar, onları da alıyorum yanıma... ... ... Üç noktaları sonradan ekleyeceğim kendime şafak çizgileri olarak koyuyorum. Dışarıda diğer kenarlara koşarcasına yürüyorum, güneşin titrettiği görüntülerin içinde rüzgara eşlikçi uçuşan küçük kağıt parçaları, hangileri benden kalan? Her biri bir parça not barındıracak değil ya! Ama her birinin hikayesi olduğunu kim reddedebilir ki? Terk edilmiş kağıtların, uçuşan edebi mezarlığı. Dur! Geliyorum aşağı...

30 Haziran 2020

04 Haziran 2020

Tuhaf Meyve

Sadece rengi yüzünden yüzyıllardır ötelenen, eziyet edilen, dövülen,

meydanlarda darağacına, kırsallarda diğer ağaçlara asılan siyah derili insanlar...

Eski bir dostumun dediği gibi: Ağaçta olmaması gereken tuhaf meyveler.