20 Mayıs 2010

Şehrin Patikalarına

Oluk oluk insan akan yollar görünür, dünyanın yalnızlıklarının çatı oluklarında. O insanların aralarındaki boşluklar, beyin kıvrımlarındaki lekeler gibi bir söner bir parlar; sızarak içine, yavaş yavaş seyirte sürtüne hedefine varmaya çalışan ayaklarının üzerinde devinen gidiş gelişli aklının hülyalarında akarsın. Ebru mürekkebi gibi başka akışlara dağıla yayıla, başka akışların başka ayaklarına, başka ayak seslerinin göğe açılı göz çarpmalarına bulaşa bulaşa. kalabalıkların kıvrımlarında, bir an önce oradan, onlardan kurtulma ihtirasıyla tökezleyen bedenlerin savruk endişelerine çarpa vura, hedefsizce dolanan, sorgusuz ve gidişinin içeriksizliğini aklının derin koridorlarına bırakmış ve aslında orada o kalabalıkta değil, içine çektiği nefesle birlikte göğsünün içindeki falezlere vura çarpa ilerleyenler de vardır. Susturan iç denizlerinin alçak basınçlı nemini, silik beyaz gölgemsi köpükler halinde kollarının ardından saça savura giden mazinin çobanları da vardır. Bir yönsüzlüğe doğru ilerleyen ve gözlerinde irileşen dehliz geçitlerinin karanlıklarını gizlemeye çalışan üzgün insanların, bir deniz kıyısı, bir orman, ıssız bir tepeye muhtaç gölgelerinin isteksizliklerinin bu kalabalıktaki çığlıklarına da, içine düştüğü açmazlardan nasıl kurtulacağını bilemeden, soramadan, konuşamadan ilerleyen yayan yalnızları ile pür kahkaha esrik eğleşiklerin sesleri karışır durur, durmaz da akar bir de.., sonra;
Sonra, insan akan yollarda ve yolların şehirlerde cebren, kırsallarda tercihen dallandığı ara yollara akan insanlar görünür, bu görünüm, insanların en eski duruşudur belki, kıyafet ve süslerinden gayrı. Öyle ki her biri kendi yalnızlığını taşıyarak gelip geçmekte veya durup durmakta, koşup sürünmektedir. İçinde rengarenk dalgalanmalar ve homurtular biriktiren şehirlerde akan insan sellerinin gölge aralarına, tepelerin çok uzağında bir ormanın eteklerinde tek başına adımlar atan bir yolcunun aklının dolambaçlı yollarının silik sönük parıldayan ışıkları vurur. Şehirlerin gösteriş köşelerinde yapay yalnızlıklar, süslü beklentileriyle eriyip giderken, ara yollara, ince patikalara, içedönük solgun yüzlerden akan yapayalnızlıklar tırmanır ve genişler...

03 Mayıs 2010

Deniz Feneri 'nde Son Çalıkuşu Hatırası


Günümüzde, deniz fenerlerindeki otomasyonun yaygınlaşması ve uydu haberleşme sistemlerindeki gelişmeler deniz fenerlerine duyulan gereksinimi giderek azaltmaktadır. Deniz fenerleri birçok ülkede uzaktan idare edilmekte ve fenerlerde bekçi bulunmamaktadır. Dolayısı ile tuz, deniz kuşu ve yalnızlık kokan deniz feneri bekçiliği mesleği de ortadan kalkmaktadır. Eskiden bekçilerin oturduğu konutlar bir çok deniz fenerinde, otel, lokanta, alışveriş mağazası vs. gibi turistik amaçlarla kullanılmaya çoktan başlandı. Teknolojinin ilerlemesi ile birlikte deniz fenerleri artık, turistik gezi ya da konaklama noktaları olarak kullanılmakta, tıpkı içinde yaşamlar biriktirmiş tarihi kalıntıların, kalabalıkların eğlence sesleri arasında, fotoğraf makineleri ve meraklı gözlerin gezilerine terk edilmesi gibi bir duruma düşmektedir.


Bütün bunlara rağmen, sanıyorum ki dünyada ulaşımı oldukça zor olan bölgelerdeki bazı deniz fenerleri bu ticari-turistik amaçlarla kullanılamayacağından, özgün duruşlarını koruyarak, geçmişinin manzarasını taşıyacaklardır.
İşte ortalama olarak bunlardan biri de Stephen Adası Deniz Feneri ; Yeni Zelanda 'nın güney adasının kuzey ucundaki iki ada arası olan Cook Boğazı 'nı, kuzeydeki Tasman Denizi 'ni ve Güney Pasifik Okyanusu 'nu gözleyen uçurum kıyılı Stephen Adası 'nda aynı adı taşıyan bir deniz feneri bulunuyor. Bir çok "ada feneri" örnekleri gibi, okyanusların ve gelip geçecek deniz yolcularının yalnızlığına halen ışık tutmakta. Deniz seviyesinden yaklaşık 180 metre yükseklikteki noktada bulunuyor (Yeni Zelanda fenerler seviyesinin en yüksek noktası) , ilk ışığını 1894 yılında vermiş olan dökme demirden yapılmış, 15 metre yüksekliğinde bir deniz feneri. 1938 yılına kadar petrol yağı ile ışıklandırılmış, sonrasında elektrik sistemiyle çalışması sürdürülmüş, 1989 yılında otomatik, güneş enerjili sisteme geçirilmiş ve artık daimi bir bekçisi bulunmamakta. Bakanlığa bağlı olarak, Wellingdon ofisinden kontrol edilmektedir.
Ulaşımı zor, dik yamaçlı ve yılın bir çok döneminde çalkantılı suları olan ada, halk ziyaretine kapalı bulunmakta. Doğası ve barındırdığı endemik canlı türlerini koruma amaçlı olarak, adaya gidiş izni oldukça sınırlıdır. Fenerin ilk orijinal bekçi evleri de bu koruma altında olduğu gibi korunmakla birlikte, bakanlık yetkilileri tarafından kullanılmaktadır.
Ada kendine has bir çok kuş türünü barındırmaktadır. Bunlardan biri de, Stephen Adası Çalıkuşu, ne yazık ki, 20 . yy 'ın hiçbir araştırmacısı bu çalıkuşunu canlı olarak görememiştir. Uçamadığı bilinen bu çalıkuşu, adanın yabani hayvanlarına yem olmak ve bir ihtimal avcıların da avlaması sonucu daha fener in yapıldığı ilk yıllarda dahi soyu tükenme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Tükenmekte olan bu türü araştırmak için yola çıkan araştırmacılar oldukça ironik bir hayal kırıklığı yaşamışlardır ; Türünün son örneği olan, neredeyse soyunu da devam ettiremeyecek durumda sayıca azalmış türün, son çalıkuşlarını, deniz feneri bekçisinin kedisi yemiştir. (1895) Geriye kuşun fiziksel yapısını bize hatırlatacak kemik ve tüyleri kalmıştır.