11 Nisan 2018

Ruhî

"Son kez ruhbilim!" ise (ki bu söz, Kafka'nın Oktav Defteri'nden yayılmıştı.) ruh müziğin gıdasıdır.
Müzik ise belki de felsefenin tökezlediği yerde başlar; Cioran işaret etmişti: Felsefe için anlamsız olan güncel sonsuz, müziğin gerçekliğidir; ta özüdür.

Başka bir şeydi paylaştığımız, dil bilimin sınır kapılarını da aşmış bir şekilde, uzaktaydı. Günübirlik konuşmalar, buluşmalar, hal hatırların belirlediği ilişki biçimlerine ayrılıkçı düşen bir hal içindeydik. Yüzeyde görünen sesli ya da sessiz olsun, tavırlarımız birer yolculuk gibiydi. İçimizde yol alan rüzgârlı anlamların yön verdiği yolculuklardı bunlar. Çoğunun başlangıcını kendimiz belirliyorduk ve ardından başlangıçtan aldığı esintiyle yol alıyordu bu yolculuklar. Tüm hakimiyet elimizde değildi, olamazdı, zaten bunu istemezdik de... Bu yüzden bu yolculukların, çok az bir kısmı önceden tasarlanıyordu. Bazen konuşma seslerinin azalarak yerini başka hislerin aldığı ve ifade bulduğu derin iletişimlerdi bunlar.

Kendi yolunda ilerlerken filizlenen duraklarda sakinleşen anları vardı. Her yolculukta kendiliğinden oluşan bu yeni durakların bazıları, oraya uğrayan düşünce yığınlarının ziyareti süresince var olur ve ardından kendi sisinin içinde kaybolurdu. Bazısı, zamanı belirsiz olan sonraki yolculuklardan birinde tekrar ziyaret edilen ya da hep edilmese bile uzaktan görünen küçük hanlar gibi zamanın içinde kalırdı. Bir de hemen her yolculukta beliren, uğramadan geçilmeyen kadim duraklar vardı.
Ruhbilim mi?! Al sana ruhbilim!

Ne mi oldu?! Kırık kelimeler birikti durdu yıllarca; söylenirken tökezlenmiş, duyulurken dinlenmemiş, düşünülürken söylenmemiş bir sürü kelime. Önceleri bu kırık kelimeleri, o yolculukların duraklarında unutmaya bırakıyordum. Çok uzun zaman sonra bile hatırlanacak bir anın sahnesinde en hatırlanmayacak detayların arasına sıkıştırarak yapıyordum bunu. Sonra gittikçe çoğalan bu unutmalar yerini, sonraki seferlerde tekrar karşılaşılan hatırlamalara bıraktı. Her hatırlama, geçmişin o ana ödettiği yeni bir bedeldi.

Böylece her geçişte veya geri dönüşlerde üzerine yeni kırık kelimeler de ekleniyordu. Nicedir uğramadığımı gördüğüm en sisli durakların iç odalarından da taşmaya başlamış, kapıların dışına bahçe duvarlarına kadar yayılmış kırık dökük kelimeler... Zamanın içinde tekleyerek dönen ve döndükçe başka yöne büyüyen daha derin yolculuklara çıksam da, giderken olmasa bile ya yolculuğun tam ortasında ya da dönüşte o duraklara uğramaya başladım ya da kendimi oralarda bulmaya...
Her defasında hiçbir düzeni olmaksızın rastgele uğradığım bu durakların içlerinde, oraya buraya bıraktığım ve gitgide artan bu kelimeler zaman içinde bölük pörçük aklıma gelerek bıraktığım yerlerden yankılanmaya başladı. Zaman ilerledikçe bu kıpırtıları daha çok hissetmeye başladım. Zihnimin derinlerinden iç kulağıma gidip gelen milyonlarca kelime ve hece parçalarının bazen hızlanarak bir uğultuya dönüşüyordu. Çoğu zaman gecenin sessizliğinde netleşen bu uğultular bir mağaranın derinlerinden uzayıp gelen dinlendirici bir ninni gibiydi. Sonra yalnızca belli bir tonu olan bu uğultulara başka uğultular karışmaya başladı ve aynı anda kesik kesik birbirine geçen karmakarışık seslere dönüşmeye başladılar. Öyle ki aklım, istasyon ayarı tutturmaya çalışıp da bir türlü ayarlanamayan ve içinde dipsiz bir mağara büyüten taştan bir radyoya dönüşüyordu sanki.
Zamanın ve zihnin her yanına dağılmış ve kılcal kökler gibi derinlere süzülmüş bu yankıların beni içine çektiği bu karmaşadan en kısa zamanda kurtulmak için bu ses yığınlarını tasnif etmem gerekiyordu. Her birini bir araya toplayıp, en dingin düşüncelerimde bile uğramayı aklıma getiremeyeceğim bir yere götürüp yığmak için yeni büyük bir yolculuğa çıktım.
Aslında yapmak istediğim, bütün bu yeri belirsiz dağınlıklığı belirlediğim o yere yığmak değil, oraya dizmek, istiflemek ve belki de hepsini bir arada görme isteğimin içinde büyüyen arzusudur.

Varmak istediğim yerin neresi olduğu belirsiz olsa da nasıl bir yer olduğu oldukça netti. İşte ben de tam da bu nasıl olduğu çok belirgin ama nerede olduğunu bilmediğim yere doğru yola çıktım.
Bu yolculuğum sırasında durduğum durakları, dinlendiğim noktaları,  biraz durup izlemeye değer bulduğum yerleri, geri dönerken aynısını göremem endişesiyle birden durduğum anları, açtığım ve açamadığım kapıları, son anda içeri girmekten vazgeçtiğim kapı önlerini, altından geçtiğim büyük ağaç gölgelerini, zorladığım kuyu kapaklarını, defalarca geri dönüp tekrar baştan başladığım patikaları, saatlerce kıyısında durduğum ifadeleri, günlerce içinden çıkamadığım arazileri.., yani sadece ilerlemeyip, içinden uç veren başka yollara girdiğim bu yol boyunca tüm gördüklerimi not ederek ilerleyecektim. Yolculuğumu tamamladıktan sonra geri dönerken yolumu bulmam için  bu notları almalıydım. Ormanda kaybolmamak için ağaçlara kağıtlar asmak ya da mağara dalgıçlarının geri dönüş yolunu kolayca bulmak için, iplerle ilerlemesi gibi.

İç Çekişler Denizi, Sessizlikler Kanyonu, Kapı Dağı, Kıl Boğaz Beklentileri, Mezarlık Değirmeni, Kayıp Çocuğun Karanlığı, Çare Çuvalları, Dil Pençe Divan, Bir Zihinbaza Ağıt, Kuş Koğuşu, Maiyane Serebendi, Zegibun Hayarda...

...