Kurbağalara bakan bir Mayıs sonu dinginliğinin deneysel kısa filmi.
24 Mayıs 2011
09 Mayıs 2011
Hundred Little Reasons ve Maru

Hundred Little Reasons, şarkıcı ve söz yazarı Andrew Grimes ile yapımcı Jim Crane'in müzikal heyecanıdır.
Bir parça Ukulele, bir parça mizah ve iki parça armoni harmanını katıştırarak basit bir vaatte bulunuyorlar; "Küçük şeyleri sevmek ve çeşitliliğin, çok sesliliğin eğlencesinde mest olmak."
Brighton 'da yaşayan Andrew ve Jim; Sihir numaralarından, kaba şakalaşmalardan ve acayip şarkılar söylemekten hoşlanıyorlar.
"Muhteşem tınılar! Evet evet!" İngiltere Ukulele Orkestrası.

Bu güzel ikiliyi bize (Mine ve Ben) tanıştıran Maru oldu. Maru 'nun maceralarını izlerken, tam da bu videosunda denk geldiğimiz ve tanışmaktan çok memnun kaldığımız kendisi ve bir de bizde hatıra bıraktığı Hundred Little Reasons ukulele ikilisi oldu. Çok yaşa Maru.
02 Mayıs 2011
01 Mayıs 2011
Çımacı 2
Çımacı, elbette böylesine denizlerden, gidip gelen gemilerden, ergeç yolculardan, ilmeklerden, halatlardan, düğümlerden, köprüler ve demirlerle sürgitleşmiş mahir tuzlu mesleğinden ibaret değildir, olsa olsa öyle görünmektedir. Bu öyle görünüşünü gören, fark eden akılların da gördükleriyle çoğalarak kendi çımacılığına başka başka ama yine saf ona ait olan çımacılıklar eklenmektedir. Böylelikle elindeki halatları, kucak dolusu kuşları salarcasına savurduğunda, gemiye koşan ya da gemiden dökülürken ona değen tek tük bakışların da çımacılaştığı aşikardır, kimi anlık kimi biteviye.
Bir de denizde olmasına rağmen denizi, gemide olmasına rağmen ne gemiyi, ne martıları, ne köpükleri ne de dalgaları bilmeden, sadece yaklaştıkça iskeleyi gören adımların karaya atlayışları ve kendilerini dev halatlarla bağladıkları hayatlarına ya da hayatların onları kementlediği köşelerine koşarcasına gidişleri vardır. Bir karadan bir karaya bile değil, bir halattan bir halata geçen, nice halatları elinden kaçırmak istemezcesine başka herşeyi unutmuş nice yolcuları vardır. Sahip olduğunu düşündüğü karasal dünyasındaki tüm yalanların, boynuna dev kancalarla dolanarak ona sahip olduğunu bilemeyecek kadar göz dönmüşlerin de can hıraş koşuştuğu iskele manzarasıdır. Kapkaranlık hayatlarını her an daha da suça bulaştıran nice kör zalimlerin geçtiği bir iskele manzarası.
Bu manzaranın içinde ciğerlerinden ruhuna deniz kokusu çekerek uzaklara bakan sevgililer, uzaktan pike yapan bir martı gibi görünen elele tutuşmuş yaşlı çiftler, göğe fırlattığı her simit parçasını yakalayan genç martılara seslenirken yüreği pır pır eden küçük çocuklarla gözleri mazi dolu anneler, kendi yalnızlığına gömülmüş aile babaları, yolculuk boyunca güvercin ve martılarla havaya karışan nice düşüncelerin nice yolcuları, herşeyini başka kara parçalarında yitirmiş, acılarını şehirle gizlemeye çalışan yüzlerin aktığı iskele yolları vardır. Kendisine tutunacak bir baba arayan paramparça olmuş halatlar gibi gemileri bekleyenler vardır, kendisine sarılacak bir sıcaklık arayan paramparça olmuş hayatların gemilere el sallayışları vardır. Kimisi gemiden inerken çımacının karadan ona doğru bir ikram gibi sürdüğü köprünün anlamlarında kalakalır, kimisi gemi halatlarının, yüreğin bam telini titreten seslerinde yavaş yavaş çımacılaşır.
Kollarından bir kuş uçumu yükselip de gemiye dolanan ve sanki iskeleyi de götürecekmiş gibi gerilerek sesler çıkaran halatlar, geminin bu kısa kara ziyaretine daha fazla tahammül edemeyecek çımacı tarafından bir bebek gibi yeniden kucaklanır da , başka bir seferin yüzlerce düşüncelerini tekrar dünyaya bağlamak üzere boğazı düğümlenmiş iskele babalarının yanıbaşlarına tekrar gevşemeye bırakılır.
Çımasız ve gemisiz kalan çımacıyı farkedip de geçen ve orada bir yanını bırakmış nice düşüncelerin çımacılaşması da devam eder gider, ta ki; boğazlarına halat geçirilmiş iskele babalarının çok uzaklara doğru dümdüz uzayıp giden demirden gözyaşlarına akseden kondüktör düdüklerine akarak kondüktörleşen, ve balya balya hatıralarını tren pencerelerine yükleyenlerin vagonlar dolusu hayatlarının makas sesleri yankılanana kadar denizde.
16 Şubat 2011
25 Ocak 2011
Tipografi
20 Aralık 2010
21 Kasım 2010
Mürettip'in Parmak İzleri; Linotip
Matbaacılık tarihinin mühim bir kısmı olan harf dizme işi özellikle Avrupa'da XIX. yüzyılın sonlarına kadar mürettipler tarafından elle yapılmaktaydı (Bu meslek ender de olsa hala varlığını sürdürmekle birlikte, Türkiye'de 20. yy'ın ortalarına değin devam etmiştir.) Tabii bu çok vakit isteyen bir işti. Fakat çıkarılan gazete ve haber bültenlerinin sayfaları çoğaldıkça buna imkân kalmamaya başladı. 1842 yılında birkaç cins harf dizme ve harf ayırma makinesi imal edilse de, mürettiplerin maharetli parmakları kadar seri ve hatasız olamamıştı.
Tipografi terimi ilk kez, Gutenberg'in metal harflerini tanımlamakta kullanıldı. Bugün ise bütün baskı yazıları ve noktalama işaretlerinin sanatsal ve tasarıma dayalı özelliklerini ve üretim teknolojilerini konu alan bir uzmanlık alanı olarak kabul edilmektedir. Önceden tasarlanan, kalıbı hazırlanarak dökülen ve genel olarak yazılı iletişimin bütün alanlarında kullanılan harf, sayı, sembol, çizgi ve noktalama işaretleri tipografik karakterler olarak anılırlar.
Tipografi, işlevsel olarak 12. yy'da Çin'den doğarak, Gutenberg'in “Hareketli Hurufat” sistemini geliştirmesinden bugüne değin dört önemli teknolojik aşama geçirmiştir. 1448’den 19. yy.'ın son çeyreğine kadar olan süreçte hareketli hurufat sistemi olgunlaşmış, bunlar çeşitli baskı yöntemleri ile geliştirilmiştir. Basımcılık açısından taş baskı yönteminin Alois Senefelder tarafından 1796'da bulunuşu çok önemli bir aşama olmasına karşın, tipografi açısından ikinci asıl önemli süreç 1886'da, o güne kadar her harfin elle dizildiği sistemi, otomasyona dönüştüren dizgi makinesinin yani Linotype makinesinin icadı ile başlamıştır.
Öyle ki bu icat, yalnızca tipografi ve matbaacılık açısından değil, mürettiplikten dizgiciliğe uzanan meslek ve alt mesleklerin doğuşudur; Günümüzde kullanılan ve geliştirilen bilgisayar klavyelerinin de başlangıç noktasıdır. Linotip, muhteşem hesaplar içeren mekanik bir şaheserdir.
Tipografi terimi ilk kez, Gutenberg'in metal harflerini tanımlamakta kullanıldı. Bugün ise bütün baskı yazıları ve noktalama işaretlerinin sanatsal ve tasarıma dayalı özelliklerini ve üretim teknolojilerini konu alan bir uzmanlık alanı olarak kabul edilmektedir. Önceden tasarlanan, kalıbı hazırlanarak dökülen ve genel olarak yazılı iletişimin bütün alanlarında kullanılan harf, sayı, sembol, çizgi ve noktalama işaretleri tipografik karakterler olarak anılırlar.
Tipografi, işlevsel olarak 12. yy'da Çin'den doğarak, Gutenberg'in “Hareketli Hurufat” sistemini geliştirmesinden bugüne değin dört önemli teknolojik aşama geçirmiştir. 1448’den 19. yy.'ın son çeyreğine kadar olan süreçte hareketli hurufat sistemi olgunlaşmış, bunlar çeşitli baskı yöntemleri ile geliştirilmiştir. Basımcılık açısından taş baskı yönteminin Alois Senefelder tarafından 1796'da bulunuşu çok önemli bir aşama olmasına karşın, tipografi açısından ikinci asıl önemli süreç 1886'da, o güne kadar her harfin elle dizildiği sistemi, otomasyona dönüştüren dizgi makinesinin yani Linotype makinesinin icadı ile başlamıştır.
Öyle ki bu icat, yalnızca tipografi ve matbaacılık açısından değil, mürettiplikten dizgiciliğe uzanan meslek ve alt mesleklerin doğuşudur; Günümüzde kullanılan ve geliştirilen bilgisayar klavyelerinin de başlangıç noktasıdır. Linotip, muhteşem hesaplar içeren mekanik bir şaheserdir.

Ottmar Mergenthaler adında genç bir saatçi kalfası (Alman asıllı, 16 yaşında), yıllardır süregelen bu meşakkatli dizgi problemini tamamen ortadan kaldırdı. Mergenthaler, 1876 da Birleşik Amerika Hükümeti tarafından Washington'da devlet binalarının saatlerine bakmak üzere Amerika'ya çağrıldı. O şehirde işi bitince, Baltimore şehrine geçen genç saatçi burada yeni bir meslek olan matbaacılığa başladı ve saatçilik konusundaki parlak altyapısı ile 1884'te Linotip adını verdiği yeni bir tip dizgi makinesi vücuda getirdi. Bu mekanik şaheser, bir kişi tarafından idare edilip ortalama 4 çift elin yaptığı işi kısa sürede üretmekteydi. Mürettipler artık makine ile çalışan birer operatör olarak, sandalyesine oturur ve metal harfleri dizerek değil, önündeki tuşlara basarak daktilo ile yazı yazar gibi çalışarak dizgi işini kolaylıkla yapmaktaydı.
Linotipi makinesinde, üzerinde tipografik karakterlerin bulunduğu bir klavye bulunur. Dizgi operatörü klavyeye bastıkça; dikey kanalların içinde bulunan pirinç harf kalıpları (matris), yukarıdan düşerek bir düzlem üzerinde yan yana dizilir. Bu sırada makinenin kazanında eriyen kurşun metali, dizilen satırın üzerine dökülür. Böylelikle her satır, kurşundan dökülmüş parçalar halinde ortaya çıkmaktaydı. Böylece mürettipler hard değil artık satır dizmeye hem de bunu otomatik bir makine ile yapmaya başlamış oldular. Harf kalıpları, her döküm işleminden sonra yeniden kullanılmak üzere bulundukları kanala geri gönderilir. Linotip makinesi ilk defa 1886 tarihinde "New york Tribüne" gazetesinde kullanılmıştır. Daha sonraları bu dizgi makinesi, aynı prensipte Tolbert Lanston tarafından geliştirilmiş Monotype (monotip) ve ardından Herman Ridder'ın devam ettirdiği Intertype (Entertip) sistemler takip etmiştir.
Üretilen dönel güçlü oto-mekanik makineler artık tek tek hurufatları dizme zorluğunun aşılmasını, klavye kullanılarak sıcak dizginin harf harf ya da satırlar halinde dökülmesini ve bu sistemler sayesinde hurufatın yeniden kullanılabilmesini sağlamıştır.
Bir mürettip, saatte ortalama 1.200-1.500 harf dizer. Linotip veya benzer prensipli bir makine dizgi operatörü ise (İng: TTS; Tele Type Setter) saatte 6.000 dizgi yapabilir. Bu süratin arttırılması için TTS (Tele Type Setter) makineleri zamanla saatte 15 - 18 bin harfe kadar ulaştırılmıştır.
01 Kasım 2010
19 Eylül 2010
10 Eylül 2010
15 Ağustos 2010
12 Temmuz 2010
05 Temmuz 2010
ES ~
Genişçe uzanarak ses tellerimden dünyaya bebek ağlayışları sanılan şarkıyı söyleten. Kendisinin nasıl bir şey olduğunu ilk önce annemde tasvirleyen ve ılık bir deniz esintisi eşliğinde gökyüzünde gezinen gözlerimi indirip bakışıma yerleştiren. Kolumu kullanarak sevdiğimin saçlarının arkasından dolandırıp, burnuma yaklaşıp boynunun kokusunu algıma nakşeden ve eğilip retinamın ardından bir sümbül gibi titreyen gözleri izleten. Aklımın öğrendiği kelimeleri kullandırtıp, aklın bir yerlerde asla öğrenemeyeceği hisleri doğuran; şiir yazdıran, yazamayan biriysem yaşatan, armoniler yaydıran, bir enstrüman çalmayan veya müzisyen olmayana da içinden dışına besteler fışkırtan. Kayalara çarpan dalgaların milyarlarca köpüğe ayrılışındaki hissiyatı fizik kanunlarının ötesine çıkaran. Algı kapılarını ardına kadar açan, açılan kapılardan yeni kapılara açılan, aklıma eğilerek kendisini istekle anlamaya çalışan ilgimi cezbeden. Akıl ve bedenime temas ederek sevdiklerimle uyumumu sağlayan, küçük bir çocuğa, açan bir çiçeğe, sıcak bir selama ellerim vasıtasıyla dokunan, seven, hissettiren. Evrenin belirsiz bir yerindeki bu dünyada ve evrenin kendisinde, yaşamın aslında nasıl hüzün verici olduğunu ince ince anlatarak kirpiklerimden sular tırmandıran. İlk önce dingin hüznü öğreten, evreni insan gözlerinin ardından izleyen, o gözleri de uzaktan uzaktan süzen, o gözler ölse de yaşayacağı düşünülen ve düşündüğüm çok yakın ve öte varlık olan ; ruh, müziğin gıdasıdır.
24 Haziran 2010
Denizciye Göz Kırpan Sevdalar

2002 yılında fotoğraf ile yeniden ilgilenmeye başladığımda ben de fotoğrafa yeni başlayan herkes gibi her konuyu fotoğraflıyordum. Bir süre sonra belli bir konu üzerinde çalışma ihtiyacı duydum ve deniz fenerlerini kendime çalışma konusu olarak seçtim. Bu konuyu seçimimde Şile fenerinin de katkısı bulunmaktadır. Yaz aylarında hafta sonlarını Şile'de geçirdiğim dönemlerde zaman zaman geceleri fenerin ışığını seyretmeye giderdim. Bu seyir süreci zaman zaman beni geçmiş anılara götürür zaman zaman da gelecek ile ilgili hayallere sevk ederdi. Fenerler benim için yalnızlığın, hüznün, umudun ifadeleriydi.
Bu vesileyle deniz fenerlerini fotoğraflamaya başladığımda bu yapıların tarihçelerini de araştırmaya başladım. Çalışmalar ilerledikçe konunun gizemi beni içine doğru çekti. Başlangıçta bir fotoğraf albümü olarak düşündüğüm bu çalışma zaman içerisinde konsept değiştirdi ve topyekün bir deniz feneri kitabı halini aldı. Çalışmalarım sırasında yok olmaya yüz tutmuş enteresan bir mesleği de tanıdım. Fener bekçiliği veya fener bakıcılığı genellikle babadan oğula geçen bir aile mesleği. Fenerlere yaptığım seyahatler sırasında 3. kuşaktan, 4. kuşaktan fenerciler ile tanıştım. Fakat teknolojik gelişmeler geleneksel olan birçok şeyi tehdit ettiği gibi fenercilik mesleğini de tehdit etmeye başlamış. Artık günümüzde birçok fener uydudan elektronik sistemlerle kontrol edilmekte ve bir arıza durumunda teknik elemanlar devreye girmektedir. Klasik anlamda fenerciliğin varlığı ise giderek azalmaktadır.
Bu çalışmanın amacı, kültür miraslarımızdan olan tarihi nitelikteki deniz fenerlerinin ve fenercilik mesleğinin gelecek kuşaklara aktarılmasına ve tarihe tanıklık yapılmasına küçük bir katkı sağlamaktadır. Bu çalışma oldukça uzun sürdü. Fotoğraf çekimleri 2003 yılında başladım. Çalışmalarımı yoğun profosyonel iş hayatımın içerisinde ancak yıllık izinlerimde ve zaman zaman da yakın mesafelere olan seyahatlerde de hafta sonu tatillerini kullanarak yaptım. Umarım okuyucuların beğenisini sağlayacak bir çalışma ortaya çıkmıştır.
(Önsöz'den)
11 Haziran 2010
20 Mayıs 2010
Şehrin Patikalarına
Oluk oluk insan akan yollar görünür, dünyanın yalnızlıklarının çatı oluklarında. O insanların aralarındaki boşluklar, beyin kıvrımlarındaki lekeler gibi bir söner bir parlar; sızarak içine, yavaş yavaş seyirte sürtüne hedefine varmaya çalışan ayaklarının üzerinde devinen gidiş gelişli aklının hülyalarında akarsın. Ebru mürekkebi gibi başka akışlara dağıla yayıla, başka akışların başka ayaklarına, başka ayak seslerinin göğe açılı göz çarpmalarına bulaşa bulaşa. kalabalıkların kıvrımlarında, bir an önce oradan, onlardan kurtulma ihtirasıyla tökezleyen bedenlerin savruk endişelerine çarpa vura, hedefsizce dolanan, sorgusuz ve gidişinin içeriksizliğini aklının derin koridorlarına bırakmış ve aslında orada o kalabalıkta değil, içine çektiği nefesle birlikte göğsünün içindeki falezlere vura çarpa ilerleyenler de vardır. Susturan iç denizlerinin alçak basınçlı nemini, silik beyaz gölgemsi köpükler halinde kollarının ardından saça savura giden mazinin çobanları da vardır. Bir yönsüzlüğe doğru ilerleyen ve gözlerinde irileşen dehliz geçitlerinin karanlıklarını gizlemeye çalışan üzgün insanların, bir deniz kıyısı, bir orman, ıssız bir tepeye muhtaç gölgelerinin isteksizliklerinin bu kalabalıktaki çığlıklarına da, içine düştüğü açmazlardan nasıl kurtulacağını bilemeden, soramadan, konuşamadan ilerleyen yayan yalnızları ile pür kahkaha esrik eğleşiklerin sesleri karışır durur, durmaz da akar bir de.., sonra;
Sonra, insan akan yollarda ve yolların şehirlerde cebren, kırsallarda tercihen dallandığı ara yollara akan insanlar görünür, bu görünüm, insanların en eski duruşudur belki, kıyafet ve süslerinden gayrı. Öyle ki her biri kendi yalnızlığını taşıyarak gelip geçmekte veya durup durmakta, koşup sürünmektedir. İçinde rengarenk dalgalanmalar ve homurtular biriktiren şehirlerde akan insan sellerinin gölge aralarına, tepelerin çok uzağında bir ormanın eteklerinde tek başına adımlar atan bir yolcunun aklının dolambaçlı yollarının silik sönük parıldayan ışıkları vurur. Şehirlerin gösteriş köşelerinde yapay yalnızlıklar, süslü beklentileriyle eriyip giderken, ara yollara, ince patikalara, içedönük solgun yüzlerden akan yapayalnızlıklar tırmanır ve genişler...
03 Mayıs 2010
Deniz Feneri 'nde Son Çalıkuşu Hatırası

Günümüzde, deniz fenerlerindeki otomasyonun yaygınlaşması ve uydu haberleşme sistemlerindeki gelişmeler deniz fenerlerine duyulan gereksinimi giderek azaltmaktadır. Deniz fenerleri birçok ülkede uzaktan idare edilmekte ve fenerlerde bekçi bulunmamaktadır. Dolayısı ile tuz, deniz kuşu ve yalnızlık kokan deniz feneri bekçiliği mesleği de ortadan kalkmaktadır. Eskiden bekçilerin oturduğu konutlar bir çok deniz fenerinde, otel, lokanta, alışveriş mağazası vs. gibi turistik amaçlarla kullanılmaya çoktan başlandı. Teknolojinin ilerlemesi ile birlikte deniz fenerleri artık, turistik gezi ya da konaklama noktaları olarak kullanılmakta, tıpkı içinde yaşamlar biriktirmiş tarihi kalıntıların, kalabalıkların eğlence sesleri arasında, fotoğraf makineleri ve meraklı gözlerin gezilerine terk edilmesi gibi bir duruma düşmektedir.
Bütün bunlara rağmen, sanıyorum ki dünyada ulaşımı oldukça zor olan bölgelerdeki bazı deniz fenerleri bu ticari-turistik amaçlarla kullanılamayacağından, özgün duruşlarını koruyarak, geçmişinin manzarasını taşıyacaklardır.
İşte ortalama olarak bunlardan biri de Stephen Adası Deniz Feneri ; Yeni Zelanda 'nın güney adasının kuzey ucundaki iki ada arası olan Cook Boğazı 'nı, kuzeydeki Tasman Denizi 'ni ve Güney Pasifik Okyanusu 'nu gözleyen uçurum kıyılı Stephen Adası 'nda aynı adı taşıyan bir deniz feneri bulunuyor. Bir çok "ada feneri" örnekleri gibi, okyanusların ve gelip geçecek deniz yolcularının yalnızlığına halen ışık tutmakta. Deniz seviyesinden yaklaşık 180 metre yükseklikteki noktada bulunuyor (Yeni Zelanda fenerler seviyesinin en yüksek noktası) , ilk ışığını 1894 yılında vermiş olan dökme demirden yapılmış, 15 metre yüksekliğinde bir deniz feneri. 1938 yılına kadar petrol yağı ile ışıklandırılmış, sonrasında elektrik sistemiyle çalışması sürdürülmüş, 1989 yılında otomatik, güneş enerjili sisteme geçirilmiş ve artık daimi bir bekçisi bulunmamakta. Bakanlığa bağlı olarak, Wellingdon ofisinden kontrol edilmektedir.
Ulaşımı zor, dik yamaçlı ve yılın bir çok döneminde çalkantılı suları olan ada, halk ziyaretine kapalı bulunmakta. Doğası ve barındırdığı endemik canlı türlerini koruma amaçlı olarak, adaya gidiş izni oldukça sınırlıdır. Fenerin ilk orijinal bekçi evleri de bu koruma altında olduğu gibi korunmakla birlikte, bakanlık yetkilileri tarafından kullanılmaktadır.
Ada kendine has bir çok kuş türünü barındırmaktadır. Bunlardan biri de, Stephen Adası Çalıkuşu, ne yazık ki, 20 . yy 'ın hiçbir araştırmacısı bu çalıkuşunu canlı olarak görememiştir. Uçamadığı bilinen bu çalıkuşu, adanın yabani hayvanlarına yem olmak ve bir ihtimal avcıların da avlaması sonucu daha fener in yapıldığı ilk yıllarda dahi soyu tükenme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Tükenmekte olan bu türü araştırmak için yola çıkan araştırmacılar oldukça ironik bir hayal kırıklığı yaşamışlardır ; Türünün son örneği olan, neredeyse soyunu da devam ettiremeyecek durumda sayıca azalmış türün, son çalıkuşlarını, deniz feneri bekçisinin kedisi yemiştir. (1895) Geriye kuşun fiziksel yapısını bize hatırlatacak kemik ve tüyleri kalmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








