04 Kasım 2015

Kemik

Sokak röportajı yapan televizyon spikerleri olur ya; önlerine gelen rasgele seçtikleri insanlara bir takım sorular sorarak video çekim yaparlar ve sonrasında bu çekimlerini çalıştıkları yerel ya da genel televizyon kanallarında, sokağın nabzı, sokak ne diyor, sokağın sesi gibi kıytırık isimli programlarda yayınlarlar. Tabi bunu yayınlamadan önce yaptıkları çekimleri kesip, biçerek, derleyip toplayarak yani kısacası teknik terim babında; "montajlayarak" hazır hale getirirler.
Bu sokak röportajlarına dahil olan çoğu insan, röportaj sonrasında girdiği bu video kaydını ya da programı unutur gider. Bazıları ise televizyon kanalını öğrenir de programın ne zaman yayınlanacağını sorup soruşturur ve yayınlanacağı günü, hani o aslında istemeyerek hatta nefretle oruç tutup da ramazanın bitmesini iple çeken ve gün gün saat saat sayan birtakım insanların sabırsızlığıyla takip eder.

İşte bu sokak röportajlarından biri bana denk gelmişti ve o röportaj, çekim ve yayınlanacak olan televizyon kanalı
o kadar az umrumda oldu ki o günden sonra hala o kanal da ve diğer tüm kanallar da kendi izleyeceğim internet veya dvd videoları öncesi öylesine zap yapmaktan öteye gidemediler.

Yine de kanalın adını hatırlıyorum ama bunu burada söylemek hepimiz için zaman kaybı olur. Sadece nereden hatırlıyor oluşum o televizon kanalından daha önemli geliyor bana; bu sokak röportajlarının bir de sözümona ünlüler dünyasına dalan magazin postlu modelleri vardır. İnsanların özel hayatlarının en mahrem yerlerine inen zincirli büyük bir top mermisi gibi duran o koca kafalı mikrofonlarından hatırlıyorum bunu. O koca kafalı mikrofonun üzerinde duran televizon kanalı logosundan...Neyse..,
İşte bu sokak röportajlarından biri bana denk gelmişti ve burnumun dibine doğru sürülen o top mermisi görünümlü mikrofonla karşı karşıya kalmıştım. Tabi bundan birkaç saniye öncesinde mikrofonu burnuma yönelten kişi kendi ağzına tutarak bir soru sormak istediğini söylemiş ve her nedense benim boş bakışlarımı bir onay olarak algıladığından soruyu da sorup tükrüklü süngeri bana uzatmıştı.

Aslında bir reddetme işareti içeren hafif bir kafa sallamayla elindeki magazin dondurmasını geri çevirebilirdim ama bunu yapmadım. Sanırım bunu, bana sorduğu sorunun mahiyetinden, yapısından, içeriğinden dolayı yapmamıştım. Daha soruyu sorarken tek kelimelik kısa bir cevap verir yoluma devam ederim diye düşünürken soruyu bir bütün olarak duyduğum ve kara kelle bana uzatıldığı anda herşey kendiliğinden gelişti diyebilirim.
Öyle ki, kameramanı ve çiçeği burnunda muhtemelen sinema televizyon ya da iletişim fakültesi öğrencisi olan röportoru uzaktan gördüğümde, yanlarına gidip mensup oldukları medya dünyasının genelinin aşağılık birer vampir, yalancı birer pislik yumağı olduğunu gürül gürül anlatmak da geçmedi değil içimden... Nefret ettiğim meslekler listesinin başında yer aldıklarını ve herbirinin fitne, dedikodu, sahtekarlık ve saçmalık pompalayıcısı olduklarını falan...
Ama röportaj yapan o insanların yüzlerinde kalan ve dikkatle bakıldığında sezilebilen naiflik kırıntılarından mı, kameramanın omzuna koyduğu bazuka görünümlü kamerayı taşırken sırtında beliren ve o andan belki yüz yıl öncesinde tam oradan geçmiş olan bir hamalın yitik silüeti mi beni bunları söylemekten vazgeçirdi bilemiyorum.

Soruyu duymamla birlikte sorulan soruya tam anlamıyla zıt bir biçimde, bana doğru yaklaştıkça iyice şişmanlayan, sorulan soruyu da benimle birlikte yiyip yutacak gibi yaklaşan ve ağzımın önünde obez bir kapı nöbetçisi gibi bekleyişe geçen mikrofonu gördüm. Aslında bir boksör eldivenini andıran, dış ortamlardaki çevre gürültülerinin ya da şehrin rüzgarlarının uğultusunun tümünü alıp da kayıtta parazit yapmasın diye tepesine kocaman sünger geçirilen bu sokak röportaj mikrofonlarının bu çirkin şişmanlıklarını ben daha çok içine doldurulan şehrin karmaşalarına yoruyordum...

Son derece çirkin ve üzerine defalarca kez tükürülmüş bu sünger başlığının içindeki bu mikrofon, belki de yıllardır bir türlü göremediği ama içine işleyen sesleriyle çıldırmış ve bu şehrin patırtı gürültüsünden bıkmış bir haldedir... Kim bilir belki bu mikrofon şehrin bu keşmekeşinden uzakta sakin bir ortamda bir müzik mikrofonu olarak kalmayı bekliyordur ya da naif bir açık oturum programında insanların basit şeylerden bahsettiği bir yaka mikrofonu olmayı istiyordur. Yine de sabahtan akşama kadar Allah'a küfür edip, uydurduğu hikayeleri Allah'a isnad eden ve insanları kandıran bir takım din adamcıkların, imamların, hezeyanlı mollaların yaka mikrofonu olmak da vardı işin içinde. Nitekim mikrofonlar kör hikaye anlatıcılarıdır.

Burnumun ucuna gelmiş ve biraz önce bana sorulan soruyu içine çekerek şişmiş ve cevabımı sabırsız bir balon gibi bekleyen bu mikrofon bir anlık sanki röportaj verip, bunları anlatmak isteyen birisi oldu da ben de karşısında kısa süreliğine onun mikrofonu olmuştum sanki. Tabi bu durum çok sürmedi hatta anlık bir kamaşma gibi gelip geçti.
Artık bu mikrofon, röportor ile aramızda bir mikrofon değil de bana sorulan o içedönük soruyla bir soru işaretine dönüşmüş de vereceğim cevap cümlesinin sonuna bir nokta olmak üzere önümde duruyordu ve nedense ben o anda kendiliğinden gelen cevabımın başını değil de böyle işte sonundaki noktasını da görmüş oluyordum bu mikrofonla.
Devam edecek..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder