18 Eylül 2012

Kestanemtrak 2..,

Hiçbir şey onun gibi bitmedi. Çok çok sessiz. Neredeyse göremeyecektim. Hiç ! Hani sevdiysen göğü, geldiysen dünyaya, görmüşsündür, hatırlamışsındır cennetten melodiler getirenleri, okyanuslar ötesinden dalga dalga yayılan yankıları. Böylesine sessizliğe bürünmüş yorgun bir dünya manzarası. Öyle işte. 

Öyle kaldı her şey. Hani kestane vardır; Yanmadan yanmış gibi rengi… Yanıyormuş gibi, yanmazmış gibi, yanmak isteyip de söne söne yanarmış gibi.., Öyle işte. Duyulan ses; Dünyayı almaya gelen, sûr ‘a ağlayacak olan evren kuşunun hüzünlü ötüşü, acılı sesi. Yankılarla birleşen yoka giden derin bir çığlık gibi. Ve dünya ! Kendisinden ses olamayacak bir ses bile yükselmezken, donuk ! Sabit ! Bekleyen ! Hiçbir toz zerresinin bile hareket etmediği iki boyutlu bir tablo ki düzlükler, ormanlar ve okyanuslar. Sezgisizce içe dönen ve döndükçe derinleşen, eriyen, eridikçe büyüyen, büyüdükçe silinen bir natürmort dalgalanması ve denizin ufkunu dölleyen serin kehribar sis ! 
Çekilen, bırakmış ve dingin bir hüzün; hazin olduğunu açığa vuran gök ve ötesi. Gölgesizlik, güneşsizlik, karanlıksızlık, aydınlıksızlık, varsızlık, yoksuzluk, sessizlik, sessizsizlik; Kestanemtrak ! 

Denizin ufkunda “ol” maya giden, büyüyen sisti. Çünkü, en önce su vardı. Su. En sonunda anlamlı gözlerinde sarnıçlanan. Aslında bana yönelen bakışına sarılarak yaklaşan gözündeki yaş vardı. Su. İçimin kanyonlarından içinin steplerine uzanan… Uzandıkça, yöneldiğim ruhunun gökyüzü çöllerine, üzerinde incirler ve incir yaprakları yüzdüren, tadı hoş ırmaklar akıtan su. Aşk suyu! Gözyaşı ! Kümülüs bakışımdan göz bebeğinde çiçekler doğurtan su ! Gözlerinin tuz kayalarına inişimi hatırlıyorum, iniyorum, hatırlıyorum. Unutmayışlarıma gömülen unutulacak olan bir türün yaşamı işte. İnsan, sen, ben, sen ve ben, senle ben ! Ya da sadece hiç ! Yaşanması tasarlanamayan hiç ! Ama derinde, aklımın kanıt olduğu göz derininde donuk bir an işte ! Donuk bir an ! 

Hiç ses yok ! Öylece bitti her şey. Sadece donmuş anlar, durmadan akan, aktıkça kendine gömülen. Selvi sessizlikleriyle aklımı kaplamış olan dolunay bağırtısı ve bir sükun makamı gezintisi ki hareketsiz. Hareket etmeden erimekte, donmakta, erimekte, donmakta, erimekte, donmakta. An ! An ve anı. Anı, çitlembik ağacıydı, devasa ve görkemli, ne de severdik; gölgesi nefes gibiydi, kendisiyse ses. Sen bir şarkıyı hatırlamaya çalışıyordun, çimenlere uzanmıştık; pamuk pelerinli bir uzanış akıyordu boynunun arkasından gerdanının zaman atlasına. Zaman gibi akıyordun ruhuma. Aktıkça dönen, dönükçe genişleyen ve ölen. Biraz susuş ! İç çekiş ! Kulak memene değen bir fısıltı serserice çıkıyordu içimden. Ve; sıcaklığı sevdiğinin, yalnızca sana görünen ışık elim. İla nihayet, şarkıyı hatırlayışın ve nakarat ! Lirik ve güven… Sevinç. Kelimelere giydiremediğim tarifin… Sonra, ölmeye uzanan her hayat gibi, toprak gibi üzerime uzanışın, sararan patika yolunda avuçlarımda iğdeler sulayışın… Yalnızlığımızı yüceltişin. Aynı göğü, aynı yolu, aynı noktayı benimle paylaşışın. 
Seyrek dağılmış kalabalıklardan konuşmalar, gülüşler… Hepsiyle selamlaşacağın… Üç tekerlekli bisikletin geçiyorken yavaş yavaş bir adım önünden, ah ona uzanırken saçlarından kuşçu çocuklar uçtuğunu gördüğüm an. Diğerlerine seslenişin. Yeşil patiskalar vardı üzerinde, yeşil patiska tepesinde çitlembik ağacının altında ve gözünün ardında geceye dönen göğü ve geceyi bilen evrene bakışın, bakışım. Çitlembik senfonisi, zamana tutunamayan ama bir türlü yok da olamayan yankıların yankılanışı. Üzüm ve ballı patates, beyaz ve sarı yürek rahatlatıcı. Sohbet edişin, edişim. Ruhun, ruhum. Irmağa doğru akışını hatırlıyorum, el sallayışın, çağırışın gelişim. Yardımcı olacağın bir şeyler olmalı. Ateş böcekleri hakkında neler düşüneceğini düşünürsün mesela. Suskunluğunu seslendirdiğime şaşırışın. 
Düşkün olmak !; Kendine yakıştıramadığın, aksini kendine kanıtlayamadığın, karşı koyamadığın, içinden çıkamadığın. Sonra düşkün oluşun ! Hanımeli kokusu sararken her yanını, aklını savuruşuna açtığım uçurtmalara ipi kopan yaşlı bakışlar uçuruşun. İçine bir gözyaşı huzmesi inerken, kalbine akan bir mavi derya ! Bıraktığında kendini büyüyen bahçene, bahçe ! Bahçe ! Doymayacak ki gönlün güle, eğilirken öncesine, köküne, dikenine. Koşarken kendi misline. Beklemek. 

Yanık bir renk, kırmızı gibi ama değil, gül rengi gibi ama değil, öylece duruyorum, denizin ufkuna doğru duruyorum. Donmuş bir tarih donuyor dışımda, donuyorum. Battaniye vardı o gün bir de hatırlıyorum, tek kişilikti ama daha sıcaktı seninleyken, kırmızıya çalan bir kahverengi gibi miydi rengi ? Bulutlara bakıyorduk, yok bakmıyorduk. Bakmıştık… Belki de hiç bakmamıştık. Yok ! Sonda mıyım şimdi ? 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder